MEDYA DOSYASI : VİTALİ HAKKO, DOĞAN HIZLAN VE TERZİ NURİ

KAYNAK : https://kemalkaplan.blogspot.com.tr/2017/04/vitali-hakko-dogan-hizlan-ve-terzi-nuri.html

KEMÂL KAPLAN – 17 Nisan 2017

Oltalar atılıyor, çekiliyor… Misina uçlarında üç-beş parmak büyüklüğündeki istavrit, saatlerini harcayan balıkçıların tesellisi olsa da, büyük balığın hayâli hepsinin ortak noktası…

Nuri bu heyecanlı hareketliliği ne kadar bir süredir Galata Köprüsü üzerinde seyre daldığını bir an hatırlayamadı. Elindeki su şişesinden bir fırt çekerek, Eminönü’ne yöneldi. Mayıs ayının ılık rüzgârı henüz seyrelmemiş saçlarını yaladı. Sonra eliyle düzeltti. Kadıköy vapuru Nuri’nin iç dünyasını allak-bullak ederek feryad etti.

Haftanın bu günü, bu saatte hiç de alışık değildi buralarda gezmeye. Cumartesi öğlen gibi genellikle Beyoğlu’na çıkardı. Hem gün, hem saat, hem Eminönü onu biraz yadırgasa da, bir süredir işsiz olan Nuri’ye hepsi gönüllü eşlik etti. İstanbul avare dolaşacakların şehridir. İstanbul boş vakti olanların, gezme meraklılarının şehridir. Sabah-akşam işten eve-evden işe döngüsüne kendini kaptıranı İstanbul sevmez.

Bazen kaçamak yapıp ya işten veya okuldan kaytarıp kadim şehrin cadde ve sokaklarında kaybolmazsan, İstanbul sana yâr olmaz. Onunla filört edebilmen, senin kaçamaklarına bağlıdır. Bir işkolik veya okuldaki bir inekle İstanbul asla cilveleşmez.

Sarayburnu’na geldiğinde bir kayanın üzerine çıkarak, dalgaları seyretmeye başlayan Nuri’nin gözü bir kargaya takıldı. Yere neredeyse bir metre mesafeden uçuyordu. Uçmuyor süzülüyordu. Yanında ise bir köpek ona eşlik ediyordu. Karga yere indiğinde köpek duruyor. Karga havalandığında köpek onun yanı sıra koşmaya devam ediyordu.

Biri kanatlı, biri dört ayaklı iki hayvanın ortak hareket edişi karşısında Nuri şaşırıp kaldı. "Karga akıllı hayvan kim bilir neyin peşinde" diye mırıldandı. Bir süre devam eden bu durum, karganın yükselmesiyle sona erdi. Karşı kıyıdaki Haydarpaşa Tren Garı’na takıldı. Pek alışık olmadığı işsizlik onu fazlasıyla tedirgin ediyordu. Gözleri halen Haydarpaşa’nın üzerindeyken aklına Nazım’ın şiiri geldi.

….

"İşsiz kalırsam" diye düşündü 22 yaşında.

"İşsiz kalırsam" diye düşündü 23 yaşında.

"İşsiz kalırsam" diye düşündü 24 yaşında.

Ve zaman zaman işsiz kalarak "İşsiz kalırsam" diye düşündü.

Oturduğu yerden kalktı. Aklına sinema eleştirmeni rahmetli Nezih Coş’un tanıştırdığı Doğan Hızlan geldi. Hızlan’ı ilk gördüğünde nasıl da etkilenmişti. Entelektüelliği, kibar bir beyefendi olmasıyla gerçek bir burjuvaydı. Nuri’nin dünyasına son derece yabancı olan bu adam, Hürriyet Gazetesi’nin itibarlı kişileri arasındaydı. Onun öğretisinde; ‘burjuva her zaman dışlanmalı, ülkenin kurtuluşu proleterya ile olacaktır.’

Lakin Nuri buna inanmayan ender komünistlerden biriydi. Burjuva demek; sanat, kültür, estetik demekti. Proleteryada bunların altyapısı yoktu. Proleteryanın sanatı anlayabilmesi için mutlaka burjuvaya ihtiyacı vardı…

Gülhane Parkı’nın kapısından içeri girerken, ağır bir hayvan kokusu karşıladı onu. "Dünyanın neresinde saray bahçesi, hayvanat bahçesine dönüştürülür acaba?" diye sordu kendi kendine.

Dev çınar ağaçlarının gölgesinde yürümeye başladı. Burada ceviz ağacının olmadığını bilse de, Gülhane parkına her geldiğinde kendini ceviz ağacı olarak kabul ederdi. Geyiklerin, pelikanların, yanından duraksamadan geçti. Sultanahmet kapısından dışarı çıkarak Soğukçeşme yokuşunu tırmanmaya başladı. Eski evler onu mest ediyordu. Çelik Gülersoy’un İstanbul’a kazandırdığı en mühim çalışmalardan biri de bu sokaktaki evlerdi. Hepsi özenle restore edilmiş ahşap Osmanlı evleri…

Sokağın bitiminden Ayasofya’yı tavaf edercesine meydana ulaştı. Doğan Hızlan’ı yeniden düşündü. Nuri’ye çok yakınlık göstermiş, mutlaka ziyaretine gelmesini istemişti. "Acaba…" deyip sustu. Sonra gözünü Yerebatan Sarnıcı’nın bulunduğu Yerebatan Caddesi’ne dikti. Kararlı adımlarla karşıya geçerek sarnıcın önünden hızla geçti. "Gidip bir çayını içeyim." dedi.

Bab-ı Âli Caddesi’ne saparak, Hürriyet binasına ulaştı. İçeri gireceği sırada bir terreddüt daha yaşadı. Durdu… Biraz heyecanlı, biraz da ürktüğünü kalbinin hızla atışından anlıyordu. Kendini kapıdan içeri atacak cesareti bulduğunda durmadı.

Nuri görevliye kiminle görüşeceğini söyledikten sonra, Doğan Hızlan’ın odasını tarif ettiler, onu içeri bıraktılar.

Kapısı açıktı. Masasının üzeri kitap ve dosyalarla doluydu. Bir kafasını kaşıyor bir önünde duran dosyayı okuyordu. Arada bir de elini kahvesine uzatıyor, kahveyi almaktan vazgeçiyor, aynı eliyle dosyanın sayfalarını çeviriyordu.

Nuri kapının biraz yakınından tabloyu görüp, "Keşke gelmeseydim. Bu kadar yoğun bir adamın vaktini alacağım gereksiz yere." Diye düşündü. Hızlan kafasını masadan kaldırdığında Nuri’yi gördü ve tanıdı. "Ooo Nuri gelsene…"

Nuri kararsız adımlarını sıklaştırdı. Yüzündeki mütereddit bakış, yerini gülümsemeye bıraktı.

"Doğan Bey merhaba, rahatsız etmiyorum umarım."

"Rica ederim. Olur mu öyle şey. Çok sevindim."

Elini uzattıktan sonra Doğan Hızlan diğer eliyle sandalyeyi işaret etti. İkisi karşılıklı oturdular. Kapının önünden geçen çaycı çırağına "Ooolum. Bize iki kahve… Nuri nasıl içersin kahveyi?"

"Orta içerim Doğan abi."

"İki orta kahve… Nuriciğim rahat ol. Bizim işler hiç bitmez. Her gün aynı koşuşturmaca. Sen gelmeseydin, ben hâlâ dosyalara gömülmüş olacaktım. Biraz ara vermek bana iyi gelecek. Eee söyle baakalım neler yapıyorsun. Araştırmalar filan…"

"Yasaklanan tiyatro oyunlarını araştırıyorum. Yüzlerce oyun yasaklanmış. Kimi sahnedeyken, kimi sahneye konmadan, hâttâ yazılırken yasaklanan oyunlar bile var."

"Çok ilginç bir konu. Ülke tarihi yasaktan geçilmiyor. Sağım-solum, önüm-arkam yasak… en son Nezih’in cenazesinde karşılaşmıştık değil mi?"

"Evet… Çok üzücüydü. Bir trafik kazası gencecik adamı aldı götürdü bu dünyadan… Bu aralar boş vaktim çok. geziyorum ben de."

"İşten mi ayrıldın. Ne oldu. Üzüldüm şimdi."

"Oldu bir şeyler… İnsanın kendi doğruları varken, yanlışa göz yumması, bize uymuyor."

"Hııı anladım…"

Bu arada kahveler gelmiş, sehpanın üzerinde köpüklerin altından yanından dumanları tütüyordu. Nuri o ana kadar kahveye elini sürmemişti. Doğan Hızlan küçük bir yudum aldıktan sonra, Nuri de kahveyi höpürdetmeye başladı. Her yudumdan sonra içtiği soğuk suyun boğazını temizlediğini hissederken, cebinden çıkardığı sigara paketinin açılmamış tarafına parmağıyla hafifçe vurdu. Paketten bir kısmı dışarı çıkan üç sigara, dünyaya gözlerini açtı. Ömürleri uzun olmayacaktı… Paketi Hızlan’a uzattı.

"Doğan abi…"

"Bırakmaya çalışıyorum Nuriciğim teşekkürler."

Nuri paketten kafasını en çok dışarı uzatan sigarayı seçti. Diğerlerini içeri ittikten sonra paketi ceketinin iç cebine koydu. Her zaman göze batanlar, göz önünde onlanlar ilk hedef olanlardır. Böylelikle sigara dalı dünyaya gözünü açtıktan birkaç saniye sonra kül olma yolunda hızla ilerlemeye başladı…

"Nuriciğim sana bir teklifim olacak. Vakko’da çalışır mısın?"

Vakko bir terzinin çalışmak için can attığı en büyük fabrikalardan biriydi. Prestijli bir marka çatısı altında kim çalışmak istemezdi ki…

"Doğan abi. Bilmem ki nasıl olur. O kadar büyük bir yerde becerebilir miyim acaba."

"Evladım. Sanatından şüphen mi var. Mesleğini takdir eden çok insanla karşılaştım. Başkalarınn ağzından duymasaydım sana bu teklifi yapmazdım."

"İyi de Doğan abi. Siz Vakko’dan kimi tanıyorsunuz?"

"Ya sen ne yapacaksın kimi tanıdığımı. Sorumu cevapla. Çalışır mısın?"

Bir an duraksadı. Merter’deki Vakko’nun önünden defalarca geçtiğini, orada çalışmanın bir ayrıcalık olacağını, aynı zamanda arkadaşlarına da iyi hava atacağını düşündü.

"Tamam abi. Arkamda sen olduktan sonra."

"Bak Nuri ben seni sadece oraya yerleşmene yardımcı olabilirim. Ondan sonra arkanda olmam. Yaptığın işle orada ilerlersin."

"Yanlış anladın beni Doğan abi onu kast etmedim. Yani sen bana böyle bir iyilik yapmak istedikten sonra benim reddetmem yakışık almaz anlamında…"

"Anladım. "

Doğan Hızlan masasına geçti. Çekmecesini açtı bir kartvizit çıkararak arkasına bir şeyler yazıp Nuri’ye uzattı. Nuri kartı alıp gömleğinin yaka cebine koydu. Bardakta kalan son su yudumunu da içip, "Bana müsaade. Doğan abi bu iyiliğini hiç bir zaman unutmayacağım. Çok teşekkür ederim."

"Nuri o kartı kapıdaki görevliye ver. Gerekeni yapacaktır."

"Merak etme abi. Yüzünü kara çıkartmayacağım."

Doğan Hızlan ayağa kalktı. Oda kapısından Nuri’yi geçireceği sırada, cebinden çıkardığı bir miktar parayı, Nuri’nin gömleğinin yaka cebine; sigara paketi ve kartvizitin yanına iliştiriverdi. Nuri, Hızlan’ın elini tutmaya çalıştıysa da başarılı olamadı.

"Harçlık yaparsın. Küçük de olsa katkım olsun."

"Beni çok mahçup ediyorsun Doğan Abi. Sana borcumu nasıl ödeyeceğim."

"Nuriciğim kendi mesleğini en iyi şekilde yaparken, bu araştırmacı kişiliğini de bir kenara bırakmazsan. İyi bir arşatırmacı olursan bana borcunu ödemiş olursun."

Komünist bir devrimcinin küçümsediği burjuva, büyük bir insanlık örneği göstermiş. Nuri’nin zor durumda olabileceğini düşünerek, bir miktar yardımda bulunmuştu. Üstelik karşılıksız. Üzerine bir de, iş bulmuştu ona. Bu yüreği büyük burjuvanın, hiçbir devrimci yanından birle geçemezdi. Nuri, devrimcilerde bulamadığı yardımseverliği ve insaniyeti Hızlan’da görünmüştü. Hiç beklemediği ve talep etmediği bir anda gelen yardım burjuvanın, toplumsal dinamiğin mihenk noktası olduğu kanaatini pekiştirmesini sağladı.

Nuri iki sevinç birden yaşıyordu. Mahçubiyetten kızaran yüzünü dışarıdaki meltemle dindirmeye çalışsa da, rüzgar yetersizdi. Divanyolu üzerinden Çemberlitaş’a gidip, otobüs ile Merter’e gitmeyi düşünüyordu. Aynı cadde üzerindeki Sütiş’in önünden geçerken, bir dolap içinde döne döne nar gibi kızaran piliçler aklını başından aldı. İçeri girip, yarım piliç siparişi verdi. Yanına da pilav ve ayran…

Bir güzel karnını doyurdu. Çemberlitaş otobüs durağının önünde bilet satan çocuktan iki bilet aldı. Eminönü-Merter otobüsü on dakika sonra Sultanahmet’ten yukarı çıkmaya başlayarak, Nuri ile üç-dört kişiyi daha alıp, Beyazıt’a doğru seyirtti.

Nuri Vakko’nun önüne geldiğinde boğazının düğümlendiğini ve atar damarının çılgın attığını fark etti. Derin bir nefes alarak, kapıdaki görevliye kartı uzattı. Hızlan’ın verdiği karta bir göz atmadan yaka cebine koyan Nuri, otobüsteyden merakla kartı çıkarmış ve arkasında, Vitali Hakko’ya hitaben yazılan kısa notu okumuştu. "Hamili kart…. iş için yardımcı olursanız…"

Görevli kartı aldı. Önünde duran telefonun kadranından peşi sıra üç numara çevirerek, biriyle görüştü. Fabrikanın idari binasından çıkan bir adam, Nuri’ye işaret ederek gelmesini söyledi. Kartı görevliden alan Nuri, Adamla birlikte binadan içeri girdi. Bir odanın önünde durdular. Adam Nuri’ye dışarıda beklemesini söyleyerek, kapıyı vurup içeri girdi. Kapı aralığından Nuri olanları görebiliyordu. Görevli masada oturan yaşlı bir adama kartı uzattı. Kısa süre sonra adam kalktı ve kapıya yöneldi. Gelen Vitali Hakko idi. Dışarıda bekleyen Nuri’ye, "Merhaba, hayırlı olsun evladım. Doğan hocanın yüzünü kara çıkartma" dedi.

Nuri şaşkınlığı atıp teşekkür edene kadar, Hakko içeri girip kapıyı kapattı.

Mihmandarı Nuri’ye kısa bir fabrika turu yaptırdı. Çalışma alanlarını, makinaları, çalışma prensiplerini bir bir anlattı. Sonra onu başmodelist Deniz Hanım’ın yanına götürdü.

Deniz Hanım bakımlı, Nuri’den birkaç yaş büyük endamlı mı, endamlı bir hatundu. Başladı Nuri’ye nasıl çalışacağını, işlerin nasıl işlediğini anlatmaya… Sonra da bir makinanın başına oturttu. Bir iki deneme dikişinden sonra, istenilen evrakların yazılı olduğu bir kağıt vererek, "Bunları hazırlayın. İki gün sonra işe başlayabilirsiniz. Hayırlı olsun."

Nuri fabrikadan çıkarken, bir rüyanın kabusa dönüşeceğini bilemezdi.

Vakko son derece katı disiplin kurallarıyla yönetiliyordu. Erkeklerde her gün sakal tıraşı zorunluydu. Nuri işe başladıktan sonra ilk günkü rüyadan uyanması uzun sürmedi. Başmodelist Deniz’in ilk günkü sevecenliği yerini hırçınlığa bırakmıştı. Her olaydan sonra Nuri’de patlıyordu. Yeni bir çalışanın her sorunda ne gibi bir dahli olabilirdi. Deniz, Nuri’ye adeta günah keçisi gibi davranıyordu.

Nuri kadının hırçınlığını bazen geçmiş yaşına rağmen evli olmamasına bağlıyor, bazen de hatalarını başkalarına mâl etmesini ve yalakalığının ise karaktersizliğinden geldiğini düşünüyordu.

Bekâr evinde kalan Nuri’nin her gün ütülü giyinmesi ve tıraşlı olması ise ona ayrı bir zulümdü. Beyoğlu’ndaki günlerini mumla arıyordu. Sigara dumanı içindeki terzi dükkânında sakal pek göze çarpmıyordu zaten. Bütün gün makina başına oturan bir terzinin ütülü pantolonunu ise kim görecekti, kimin umrundaydı. Beyoğlu’nda; ortaya çıkan işin kalitesine bakılırdı.

Sahte bir kibarlık, riya içinde bir yalakalık olanaksızdı. Sosyeteden en baba müşteri bile gelse, dükkânın dili değişmez, okkalı kahvesiyle kaçak sigarasını tüttüren kalantor ile iki dakkada, ölçülü de olsa hemşehri muhabbeti yapılabilirdi. Bahşiş ise cabası…

Vakko’nun bu sayılanlarla yakından-uzaktan ilgisi yoktu. Sürekli bir gammazlama durumu, sürekli bir samimiyetsizlik, sürekli bir riyakârlık sürekliliği vardı.

Deniz ile son münakaşalarından sonra Nuri burada artık daha fazla yapamayacağını anladı. Ceketini aldı ve Vakko’ya dışarıdan son kez baktı. Bindiği otobüs Galatasaray’dan çıkıp Taksim’e dönerken, durakta indi. Çöplüğüne dönen horozun vakur bakışlarıyla kadim Cadde-i Kebir’i selamlayan Nuri, Odakule’ye doğru ilerleyerek kalabalığın içinde kayboldu.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s