TÜRKİYE VE DÜNYA DOSYASI /// Metin Aydoğan : Yeni Dünya Düzeni, Kemalizm ve Türkiye

TÜRK DEVRİMİ (1923-1938) Ekonomik Kalkınma; Temel Belirlemeler

1. Dünya Savaşından sonra, dünyanın hemen her yerinde, bölgesel yada uluslararası gerilim ve çatışmalar yaşanırken Türkiye’de, barış ve bağımsızlık temeli üzerine de yeni bir devlet kuruluyor; toplumsal yapı, sıradışı bir hızla ileriye doğru değiştiriliyordu. Tarihsel özellikleri, yerel gelenekleri ve bölgesel dengeleri gözeterek, yabancılaşmadan, taklitçiliğe düşmeden ve bağımlı hale gelmeden, yoksulluktan kurtularak uygarlaşmanın yol ve yöntemleri araştırılıyor, tartışılıyor ve uygulanıyordu. Bu iş için ders alınacak, başarılmış bir örnek yoktu. Ulusal bağımsızlığını elde eden yoksul bir yarı-sömürge ülke, bağımsızlığını koruyarak nasıl kalkınabilir, nasıl gelişkin bir toplum haline gelebilirdi? Bu amaç için izlenmesi gereken yol ne olmalıydı?

(Metin Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1. Basım, Aralık 1999, S. 341)

1923’ün dünyasında görünüm şuydu: Bir yandan sömürge sahibi büyük emperyalist ülkeler, diğer yandan yoksul sömürge ve yarı sömürge ülkeler ve diğer bir yanda da, kendisine bambaşka bir kurtuluş yolu çizen yeni Sovyetler Birliği. Sömürgelerden toplumsal kalkınma yönünde alınacak herhangi bir örnek model söz konusu değildi. Aksine, ulusal bağımsızlık için onlara örnek olunmuştu. Batı, örnek alınabilirdi. Ancak sosyal yapı Batının kapitalist gelişimine hiç uygun değildi. Onlar beş yüz yıl önce başladıkları gelişimlerini, sömürgecilikten geçirerek emperyalizme ulaştırmışlar ve dünyayı paylaşmışlardı. Emperyalist dünyada, kapitalizmin liberal dönemini yaşayıp, ekonomik gelişmeyi, burjuva demokratik kurumlarla sağlamak artık mümkün değildi. Liberalizm ömrünü doldurmuş, dünya ekonomisine tekelcilik egemen olmuştu. Buna karşın Türkiye’de sermaye birikimi oluşmamış, endüstriyel üretim başlamamış, işçi ve işveren sınıfları ortaya çıkmamıştı. Liberal kapitalizm ile kalkınma olanaklı görünmüyordu.

Rusya’da, sosyal gelişimin doğal sonuçlarına bağlı olarak değil, savaşın özel koşullarına dayanan bir devrim ortaya çıkmış ve toplumsal yapıyla örtüşmeyen sosyalist bir uygulamaya girişilmişti. Rusya, Çarlık yönetiminde, ekonomik olarak yarı-sömürge bir ülkeydi. Feodal hatta feodalizm öncesi üretim ilişkileri toplumda varlığını sürdürüyordu. Rusya büyük bir köylü ülkesiydi. Bu yanıyla Türk toplumuna benziyordu. Toplam nüfusuna oranı çok küçük olan bir işçi sınıfına sahip olması bu benzerliği gidermiyordu. Buna karşın, Rus Devrimi, bütün dünyada hatta batı ülkelerinde bile önemli bir etki yaratmış, sömürge hakları ve Batı’daki işçi sınıfının örgütlü kesimleri için bir umut haline gelmişti. İzlenmesi gereken yol belki bu yoldu. Zaten bilinen başka bir kalkınma ‘yolu’ da yoktu.

Ancak, hem kapitalist hem de sosyalist kalkınma ‘yolu’, Türk toplumunun o günkü tarihsel, sınıfsal ve toplumsa gerçeklerine uygun değildi. Her iki yönetimin de Türkiye’de uygulanabilme şansı yoktu. O halde ne yapılmalıydı? Türk toplumunu, ‘acı ve üzüntü veren’ yoksulluk ve gerilikten, ‘kimseye muhtaç olmadan’ hızla kurtarmanın yolu ve yöntemi ne olmalıydı? Bu sorunun yanıtı, Kurtuluş savaşında verilen yanıtla aynı oldu; halkına, kendi gücüne ve ülke kaynaklarına dayanarak, ulusal bağımsızlıktan hiçbir koşumda ödün vermeden, yeni bir yol bulup izlemek… Bu yol bulundu ve uygulandı; ulusal bağımsızlığına kavuşan geri kalmış bir ülkenin nasıl kalkınabileceğini gösteren özgün bir örnek ortaya çıkarıldı. Özel girişimciliğe yer veren ancak kapitalist olmayan, devletçiliği öne çıkaran ancak sosyalist olmayan veya her ikisi de olan bir ekonomik kalkınma modeli geliştirilip uygulandı. Ne liberalizm ne de kollektivizmin belirleyici olduğu, böyle bir modeli uygulayıp yaşatmak mümkün müydü? Bu yol geniş köylü yığınlarının ve ulusal ekonomimin gücünü arttırıp, toplumsal ilerlemeyi sağlayabilir miydi? Hem sağdan hem de soldan bu soruya olumsuz yanıtlar geldi ama Kemalist yönetim, bu yönetimi kararlılıkla uyguladı ve şaşırtıcı başarılar elde etti. Uygulamalar benzer konumdaki bir çok ülkeyi, değişik oranlarda etkiledi. Bugün, küreselleşme politikalarının zor duruma soktuğu, az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelere 21. Yüzyıla girerken; şikayetçi oldukları ekonomik sorunlardan kurtulabilmeleri için adı verilmeden, Kemalist kalkınma modelinin temel tercihleri öneriliyor. Kanadalı ünlü ekonomist, Prof. Michel Chossudovsky, günümüzde yaşanan mali ve sınai bunalımdan Dünya Bankası ve IMF’yi sorumlu tutarak, bu bunalımdan kurtulunması için; ulusal ekonomilerin yeniden yapılandırılması gerektiğini ve öncelikle, bütünüyle korumasız hale getirilmiş olan ulusal sanayinin koruma altına alınarak, yerli üretimin teşvik edilmesi gerektiğini söylemektedir. (321- “Cumhuriyet” 13 Aralık 1998) Polonya’da, ‘sosyalits’ sisteminin çözülerek kapitalizme geçilmesinde önemli rol oynamış, Dayanışma Sendikası’nın ünlü lideri ve eski Polonya Cumhurbaşkanı Lech Walesa, yeni düzenden de umduğunu bulamadığı için olacak: “sosyalist sistemi ve kapitalizmi birlikte uygulamalı. İkisinden de yararlanılarak, şimdiye dek kimsenin bulamadığı yeni bir yol bulunmalı” (322- “Milliyet Walesa ile Konuştu” Zeynep Oral, Milliyet, 10 Ekim 1998 / 322-a; “Ulusal Kurtuluşun Sonu mu?” Samir Amin, “Büyük Kargaşa” Alan Yay. 1993 sf. 12/322-b: “Yabancı Yatırım Uyarısı” Prof. Dr. Ahmet Tonak, Cumhuriyet 8 Mart 1998) diyor. Polonyalı liderin Türk Devrimini ve Çin’deki gelişmeleri incelemediğin anlaşılıyor.

Kemalist kalkınma modelindeki temel tercihlerin, bağımsızlığına 2. Dünya savaşından sonra kavuşan birçok ülke tarafından kullanıldığı bilinmektedir. Bunu en iyi, 1955 yılında, 29 Asya ve Afrika ülkesinin katıldığı Bandung Konferansı kararlarında görmek mümkündür. Üçüncü Dünya sorunları uzmanı Mısırlı ekonomist Samir Amin: “…Tereddütsüz bir biçimde, çağımız Üçüncü Dünya’sının ulusal projesi” olarak gördüğü Bandung kararlarını şöyle özetlemektedir: “… üretici güçlerin geliştirilmesi, özellikle sanayi üretiminde çeşitlendirmenin sağlanması, ulusal devlete bu sürecin yönetim ve denetimini sağlama iradesi kazandırılması; ulusal devlete bu sürecin yönetim ve denetimini sağlama idaresi kazandırılması; ulusal kaynaklara egemen olunması; yaratılan artı değerin merkezileştirilmesi ve üretken yatırımlara yönlendirilmesine olanak sağlayacak parasal dolaşımın, devlet denetimine alınması; ulusal pazara egemen olunması ve dünya pazarlarına açılmak için rekabet gücünün artırılması, teknolojik gelişmenin sağlanması; kalkınma sürecinin halk desteğini sağlayarak devletin öncülüğünde gerçekleştirilmesi…”322-a Bu ilkeler, Bandung’dan 30 yıl önce, Türkiye’de belirlenip başarıyla uygulanan ilkelerin aynısıdır.

Çin’in, yabancı sermaye ve yabancı yatırımlarla ilgili bugünkü tutumu, Türkiye’nin 1923-1938 arasındaki tutumuyla şaşırtıcı bir benzerlik içindedir. Çin’deki yabancı yatırımların niteliği konusunda ODTÜ İktisat Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Ahmet Tonak şöyle söylüyor: “Çin kendi kalkınma stratejisi içinde, gereksinim duyduğu yabancı yatırımı ülkesine çağırıyor. Böylece teknoloji ediniyor, istihdam yaratıyor ve hatta ihracatını arttırıyor. Ama koşullar koyuyor; işletmelerde Çinli mühendislerin kullanılmasını, istihdamın ne kadarının Çin’den sağlanacağı Çinli yöneticilerin şirket yönetimine girmesini ve ne kadar süre sonra yatırımın Çin’e devredileceğini kendisi belirliyor.”322-b Ayrıca Çin bugün, enflasyonu düşük tutmaya ödün vermeme, devlete ait merkez bankasının bağımsız olması ve büyüme hızını istikrarlı düzeyde tutma politikalarını uyguluyor. Bunlar bilindiği gibi Kemalist Kalkınma Modeli’nin temel uygulamalarıydı. Bu uygulamalara karşın yabancı sermaye Çin’e yoğun olarak geldi. Çin pazarı onlara çok çekici geliyordu. Kendi pazarına sahip çıkan ve geliş koşullarını belirleyen ulus yöneticilerinin varlığı ve ileri sürdükleri koşullar canlarını sıksa da, onları bu pazara yöneltmekten alıkoymuyordu. Pazarın büyük, ücretlerin düşük olması, bütün bu koşullara karşın, uluslararası şirketleri, Çin’de yatırım yapmaya zorlamaktadır.

(Metin Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1. Basım, Aralık 1999, S. 345)

Kısa sürede büyük başarı ve ilerleme sağlayan Kemalist kalkınma yöntemi, artık Türkiye’de uygulanmıyor. On beş yıllık aktif iktidar döneminden sonra başlayan geri dönüş, toplumsal düzeni, Kemalizmin öngördüğü sistemin tam karşıtına dönüştürdü. Ülkeyi uzun yıllar emperyalist reçetelerle yöneten iktidarlar, Cumhuriyet Halk Fırkasının değil, Terakkiperver ve Serbest Fırka’nın programlarını uyguladılar. Kemalizmin devletçilik, devrimcilik ve halkçılık ilkelerini, uzun süre adını koymadan hep ‘sol’ buldular ve uygulamadan kaldırdılar. En ılımlı ve “Atatürkçü” olanları, devletçiliğin ‘gerçekte Atatürk’ün dünya görüşünde yer almadığını, bu ilkenin, 1929 dünya ekonomik bunalımının zorunlu ve geçici bir sonucu olduğunu’ söylediler. 53. Cumhuriyet hükümetinin başbakanı Tansu Çiller gibi daha açık sözlüleri ise; ‘büyük bir özelleştirme seferberliğini gerçekleştirdiklerini’ belirterek, Türkiye Cumhuriyeti için ‘son sosyalist cumhuriyeti de yıktıklarını” iddia eden açıklamalar yaptılar.

Kendilerini ‘demokratik sol’ ya da ‘sosyal demokrat’ diye adlandıran siyasal kümelenmelerin de tutumları benzer nitelikteydi. Altı oktan üçünün artık eskidiğini açıkladılar ve özelleştirme uygulamalarına itirazsız katıldılar.

“Sosyalist” sol ise, Kemalizmi özellikle günümüzde, incelemeye bile almadı. Dünyanın hemen her yerinde sosyalistler, Kemalizmi, anti-emperyalist ulusal bağımsızlık ve toplumsal ilerleme hareketi olarak görüp desteklerken, yerli ‘sosyalistler’ ne olduğunu yada olmadığını anlamadan, incelemeden; ‘kapitalizme hizmet eden burjuva hareketi’ olduğunu söyleyerek karşı çıktılar.

Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı’nı kazanıp İzmir’e girerken: “gerçek savaşımız bundan sonra başlıyor”(323- “Milli Kurtuluş Tarihi” Doğan Avcıoğlu, İstanbul Mat. 1974 3 Cilt, sf. 1299) demişti. Bu sözler, ekonomik kalkınma ve toplumsal ilerleme hedefinin, askeri savaşı kazanmaktan daha zor bir mücadeleyi gerektirdiğini kavramanın bilinciyle söylenmiş sözlerdi. Yüzyıllar süren dış sömürü, son derece geri toplumsal gelenekler ve kendi içine kapalı, üretimsiz bir toplumun, hızla kalkınarak, bir daha eski tutsak durumuna düşmeden, uygarlığa ulaşmasının ne denli zor bir hedef olduğu biliniyordu. Seçilen zor yolun karamsarlık yaratmasına, elde edilen başarıların da hayalciliğe yol açmasına izin verilmeden, ülke gerçeklerinden kopmadan, taklitçiliğe kapılmadan, kendi gücüne ve halkına güvenerek gerçekçi bir kalkınma yolu bulundu ve uygulandı. Kitlelerin koyu bir gerilik, eğitimsizlik, örgütsüzlük ve yoksulluk içinde bulunması, kalkınma için gerekli olan mali kaynak, bilgi birikimi, yetişmiş kadro ve donanımın olmaması seçilen yoldaki kararlılığı etkilemedi. Bu anlayışla girişilen mücadelede, hem sosyal hem de ekonomik alanda, toplumsal ilerlemeyi sağlayan olağanüstü değişim ve dönüşümler gerçekleştirildi Ve aynı, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi, az gelişmiş dünya ulusları için, bağımsızlıklarına kavuştuklarında kalkınmak için izleyecekleri yol konusunda, evrensel bir örnek oluşturuldu. Türk Devrimi, dünyanın emperyalist devletler tarafından paylaşıldığı ve aralarındaki pazar çatışmalarının aralıksız sürdüğü bir dünyada, ulusal bağımsızlığını korunarak kalkınılacağını gösteren, ilk uygulama oldu.

Türk Devrimi’nden sonra bağımsızlığa kavuşan bir çok azgelişmiş ülke, dünya halkları üzerinde son derece yüksek bir prestije sahip olan Sovyetler Birliği’nin etkisinden uzun süre kurtulamadılar. Büyük çoğunluğu bağımsızlık mücadelesi süresince bu ülkeden yardım almış bir anlamda O’na bağımlı hale gelmişlerdi. Savaş sürecindeki ideolojik bağımlılıklar, savaştan sonra da sürmüş ve ortaya, feodal toplumsal ilişkilerine karşın “sosyalist uygulamalara” girişen, bir çok az gelişmiş ülke çıkmıştı. Kemalist kalkınma modeli bu nedenle, gerçekleştirdiği başarıların somutluğuna karşın, bu tür ülkeler tarafından yeterince incelenemedi ve sonuçlarından dersler çıkarılamadı. Az gelişmiş ülkelerin bir bölümü, Sovyetler’den etkilenip, gerçekleşmesi mümkün olmayan öznel siyasi hedefler peşine düşerken, diğer bir bölümü ise emperyalizmin etki alanında kalarak yarı sömürge haline geldiler. Dünyanın çoğunluğunu oluşturan bu ülkeler gerçek kurtuluşlarını gerçekleştirip, dünya siyasetine ağırlıklarını koyamadılar. Ancak, 1980 sonrasında Çin’deki uygulamalar, Doğu bloğu ve Sovyetler Birliği’nin çöküşü, Vietnam ve Küba’daki gelişmeler ile küreselleşme politikalarının tüm az gelişmiş ülkeler üzerindeki yıkıcı etkileri, Kemalist politikanın yetmiş beş yıl aradan sonra yeniden bu ülkelerin siyasi gündemine, onların kurtuluş yolu olarak girmesine yol açtı. 21. Yüzyıla girerken, küreselleşmeye karşı ulusçu eğilimlerin gelişiyor olması ve Kemalizmin yükselen değer oyalar yeni yüzyıla taşınmasının nedenleri burada yatıyor. Özel girişimcilikle bütünleştirilmiş devletçi politika, bu politikada sağlanan geliştirici denge, koy aydınlanmasına yönelik eğitim atılımları, ulusal pazarın korunması, kamu maliyesi, sağlık, ulaşım ve bayındırlık alanlarında elde edilen başarılar, Türk devrim ilkelerini, azgelişmiş ülkeler tarafından öğrenilmeye değer kılıyor.

(Metin Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1. Basım, Aralık 1999, S. 348)

Fransız yazarı Paul Gentizon 1929 yılında kaleme aldığı kitabında Türk Devrimini devrimcilik anlamında, Fransız İhtilali’nden ve Rus Devriminden daha ileride bulur. Ona göre; “Sürekli devrim anlayışı, Türkiye’den başka hiçbir ülkede bu denli radikal bir tutumla uygulanamamıştır. Fransız ihtilali, siyasi kurumlar arasında sınırlı kalmış, Rus İhtilali sosyal alanları sarsmıştır. Sadece Türk Devrimi, siyasi kurumları, sosyal ilişkileri, dinsel alışkanlıkları, aile ilişkilerini, ekonomik yaşamı ve toplumun moral değerlerini ele almış ve bunları devrimci yöntemlerle, köklü bir biçimde yenilemiştir. Her değişim yeni bir değişime neden olmuş, her yenilik bir başka yeniliğe kaynaklık etmiştir. Ve bunların tümü halkın yaşamında yer tutmuştur.”(324- “Mustafa Kemal ve Uyanan Doğu” Poul Gentizon, Bilgi Yay. 2. Baskı 1994, sf. 164) Belirlemenin abartılı olup olmadığını belirleyecek en iyi gösterge elbette, gerçekleştirilen sosyal ve ekonomik dönüşümlerin somut sonuçlarının incelenmesi olacaktır. Mustafa Kemal yapılan işlerin tarihsel ve sosyal anlamını; “Biz büyük bir devrimi gerçekleştirdik. Ülkeyi bir çağdan alıp yeni bir çağa götürdük. Bir çok eskimiş kurumu yıktık.”(325- Kurtuluş ve Sonrası” A. Doğan, 1925, sf. 165, ak: Hüseyin Cevizoğlu “Atatürkçülük” Ufuk Ajans Yayınları, No: 4, sf. 62) ya da; “Uçurumun kenarında yıkık bir ülke. Her çeşit düşmanla kanlı boğuşmalar. Yıllarca süren savaş. Ondan sonra içerde ve dışarda saygı ile tanınan yeni bir vatan, yeni sosyete, yeni devlet ve bunları başarmak için sürekli devrimler”(326- “Mustafa Kemal Döneminde Ekonomi” Bilsay Kuruç, Bilgi Yayınevi, 1987, sf. 18) sözleriyle ifade etmiştir. Bu sözler, gerçekleştirilen devrimci dönüşümlerin, tarihsel boyutunu ve sağlanan toplumsal ilerlemenin düzeyini gösteren ifadelerdir.

Türk Devrimi’nin, 1923-1938 arasındaki ekonomik kalkınma ve toplumsal ilerleme dönemi, aynı Bağımsızlık Savaşı dönemi gibi, özgündür ve ayırtedici özelliklere sahiptir. Devrim ilkeleri haline gelen bu özellikler, bir bütün olarak kesintisiz bir biçimde uygulanmış ve Kemalizm, hem sürekli devrimciliğini, hem de evrensel boyutunu, bu uygulamalardan almıştır. Türk devrimi, sanayinde yoksun az gelişmiş ülkelere örnek olan yeni bir ulus-devlet sistemi yaratmıştır.

Tam Bağımsızlığa Verilen Önem

Kendi Gücüne Dayanma

Türk Devriminde tam bağımsızlık, ulus-devlet varlığının temel koşuludur. Bu konuda, savaş süresince takınılan ödünsüz tavır, zaferden sonra da aynı kararlılıkla sürdürülür. Gerçek bağımsızlığın ekonomik bağımsızlığa bağlı olduğu bilinmekte ve bu işi başarmanın askeri başarıdan çok daha zor olduğunun bilinciyle hareket edilmektedir. Ulusal bağımsızlık konusunda, ‘ortalama çözümleri’, ‘ödün vermeye dayalı uzlaşmalar’ hiç bir koşulda kabul edilemez. Sorun, radikal devrimci bir anlayış ve bu anlayışa uygun olan yöntemlerle ele alınır.

Ya her yönden tam bağımsız olunacaktır ya da yok olunacaktır. Kemalizmin ekonomik gelişme ve ulusal kalkınma konusundaki temel anlayışı budur. Mustafa Kemal’in tam bağımsızlık konusunda pek çok açıklaması vardır. Bu konudaki tutum sadece açıklama d düzeyinde kalmamış ve 1938’e dek, toplumsal yaşamın her alanında uygulanmıştır. 1927 yılında okuduğu Nutuk’ta şöyle söylüyordu: “Temel ilke, Türk Ulusu’nun onurlu ve şerefli bir ulus olarak yaşamasıdır. Bu ancak tam bağımsız olmakla sağlanabilir. Ne denli zengin ve gönençli olursa olsun, bağımsızlıktan yoksun, bir ulus, uygar insanlık önünde uşaklıktan öte bir gözle görülmeye layık olamaz. Oysa Türk Ulusunun onur ve yetenekleri çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir ulus tutsak yaşamaktansa yok olsun daha iyidir. Öyleyse ya bağımsızlık ya ölüm. İşte, gerçek kurtuluşu isteyenlerin parolası bu olacaktır.”(327- Nutuk)

Tam bağımsızlığa gösterilen duyarlılık, dar kapsamlı bir milliyetçiliğe değil, Batı hegemonyasına ve onun kaynağı kapitalist-emperyalizme olan karşıtlığa dayalıdır. Emperyalist işleyiş özünden kavranmış ve bu kavrayış; uygulanabilir program ve eylemlerle, somut gerçekliğe ve ileri düzeyde bir anti – emperyalist bilince ulaştırılmıştır. Bu bilinç, sadece siyasi ve ekonomik araştırmalara değil bunlarla birlikte, emperyalizmle her alanda uzun yılar savaşmış olmaya dayalıdır.

(Metin Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1. Basım, Aralık 1999, S. 350)

Osmanlı İmparatorluğunun gerçek çöküş nedenleri açık olarak ortaya konmuştur. Ekonomik ve sosyal gerilik, Batı’ya bağımlılık, yabancılara verilen ticari ve hukuki ayrıcalıklar, her alanda yaygın olar üretimsizlik, borçlanma, siyasal ödünler; çöküş nedenleri olarak saptanmış ve kurulacak yeni devletin bu tür eğilimlere izin vermemesi, kesin bir biçimde karar altına alınmıştır. Ekonomik ve sosyal kalkınma, kendi gücüne dayanarak sağlanacak, batı ülkeleriyle bağımlılık doğuracak hiç bir ekonomik beraberliğe girilmeyecektir. Dış borçlanma ve Düyun-u Umumiye uygulamalarının yıkıcı sonuçları akıldan çıkarılmayacak, bu tür ilişkilere asla izin verilmeyecektir.

Ekonomik bağımsızlık konusunda ilk kapsamlı resmi tavır Lozan’da gösterilmiştir. Türklerin konuyla ilgili gösterdikleri bilinç ve kararlı tavır galip devletleri en az Kurtuluş Savaşı kadar şaşırtmıştır. Onlar, Türkler’den böyle bir ulusal bilinç beklemiyor ve Anadolu’da askeri eylemle ortaya çıkan siyasi sonuçları, ekonomik ilişkilerle kısa sürede ortadan kaldıracaklarına inanıyorlardı. Bu nedenle Lozan’ı hep, o günlerin özel koşulları nedeniyle imzalamak zorunda kalınan geçici bir anlaşma gibi gördüler. Kalıcılığını içlerine sindiremediler. Antlaşmayı imzalarken bile, Türkiye’nin yoksulluk nedeniyle tek başına ayakta kalamayacağına ve kısa bir süre sonra Batı’dan yardım isteyeceğine inanıyorlardı. Bu konuda haksız da değillerdi ülke gerçekten tükenmiş durumdaydı. Açlık, hastalık ve her tür yoksulluk ortalıkta kol geziyordu. Bu denli yoksul bir ülkeyi, kendi gücüne dayanarak kalkındırmayı, çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırmayı ‘düşünmek’ hayalcilikten başka bir şey değildi. Onlara göre Türkiye, ya borç alarak ayakta kalabilecek ya da dağılacaktı. O günkü Türkiye’nin toplumsal yapısını bilenlerin, böyle düşünmesi olağandı. (328- İsmet İnönü’nün Atatürk haftası dolayısıyla 15.11.1960 günü Dil ve Tarih – Coğrafya Fakültesindeki Konuşmasından, ak. Şevket Süreyya Aydemir “Tek Adam” Remzi Kitapevi, 8. Basım 1983, 3. Cilt sf. 115)

Nüfusun %90’a yakını köylüydü. Köylüler kapalı birimler halinde yaşayan, ürettiğini tüketen ve yoksulluk sınırının altında yaşayan, örgütsüz ve dağınık bir kitle durumundaydı. Ulaşım gelişmemiş, pazar ilişkileri oluşmamıştı. Petrol sadece gaz lambalarında kullanılıyordu. Makinalı tarım, motor, enerji santralları, fabrikalar, atölyeler, para piyasaları, bankalar, ticari kurumlar Türk toplum yaşamına henüz girmemişti. Tren Eskişehir’den Ankara’ya ancak 22 saatte gidebiliyordu. (329- “Frunze’nin Ankara’daki Temas ve Müzakerelerine Ait Rapor” “Mejdunarodnaya Jins” Dergisi, sayı 7, 1961, ak. Şevket Süreyya Aydemir “Tek Adam” Remzi Kitapevi, 8. Basım 1983, 2. Cilt, sf. 498) Şehirler birbirleriyle doğru dürüst bağlantısı olmayan büyük köyler durumundaydı. Isınma tandır, mangal ya da kürsü denilen bir tür sobayla yapılıyordu. Evlerde sıhhi tesisat yoktu. İçme suyu ilkel su kuyularından karşılanıyordu. Çamaşırlar, şehre yakın çay adı verilen küçük dere kıyılarında, çamaşır kazanlarının kaynadığı söğüt diplerinde, sabun yerine kil kullanılarak ve tokaçla dövülerek yıkanıyordu. Otomobil, kamyon, tramvay gibi araçlarla, toplu taşımacılık gibi kavramlar Anadolu’da bilinmiyordu. İnsanlar ulaşım aracı olarak at, eşek başta olmak üzere, şehirler arasında kanı, şehir içinde ise yaylı, körük ve london denilen at arabalarını kullanıyorlardı. Vali ya da Jandarma komutanının manyetolu telefonundan başka hiç bir kişi ve kuruluşta telefon yoktu. (330- “Mustafa Kemal’le 1000 Gün” Nezihe Araz, APA Ofset Basımevi 1993, 2. Baskı, sf. 137) Mustafa Kemal 19 Ocak 1923 de İzmit’de yaptığı konuşmada ülkenin yoksulluğunu şu sözlerle açıklıyordu; “Memlekete bakınız! Baştan sona kadar harap olmuştur. Memleketin Kuzey’den Güney’e kadar her noktasını gözlerinizle görünüz. Her taraf viranedir; baykuş yuvasıdır. Memlekette yol yok, memlekette hiç bir uygar kurum yoktur. Memleket ciddi düzeyde viranedir; Memleket acı ve keder veren, gözlerden kanlı yaş akıtan feci bir görüntü arzediyor. Milletin refah ve mutluluğundan söz etmek mümkün değil. Halk çok yoksuldur. Sefil ve çıklaktır.” (331- “Mustafa Kemal, Eskişehir – İzmit Konuşmaları” Kaynak Yay 1993, sf. 197)

Lord Curzon’nun Lozan’da “Siz yoksul bir ülkesiniz yakında gelip borç isteyeceksiniz” diyerek güvendiği yoksulluk böyle bir yoksulluktu. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti bu yoksulluğa ve hızla kalkınma isteğine karşın Batı’dan, Curzon’nun, düşündüğü anlamda hiç bir şey istemedi. 1938’e dek, bağımlılık doğuracak hiçbir ilişkiye girilmedi. Ancak bu tarihten özellikle de 1945’den sonra, Türkiye’yi yönetenler, ülkeyi adım adım Emperyalizmin uydusu haline getirdiler.

Lozan görüşmelerinde o günkü yoksulluğa karşın, emperyalist devletlere karşı gösterilen ulusçu direncin ne anlama geldiğini gösteren en iyi örnek, İsmet İnönü’nün 1962 yılında Kıbrıs bunalımı sırasında söylediği, itiraf niteliğindeki sözleridir: “Daha bağımsız ve kişilik sahibi dış politika izlenmesini istiyorsunuz. Herkes aynı şeyden söz ediyor. Nasıl yapacağım ben bunu? Karar vereceğim ve işi teknisyenlere havale edeceğim. Onlar ayrıntılı çalışmalar yapacaklar ve öneriler hazırlayacaklar. Yapabilirler mi bunu? Hepsinin çevresinde uzman denen yabancılar oldu. İğfal etmeğe çalışıyorlar. Bir görev veriyorum sonucu bana gelmeden, sefirden öğreniyorum. Bağımsızlık savaşından sonra Lozan’da barış antlaşmasında esas mücadele bu uzmanlar konusunda oldu. Yoksa sınırlar zaten fiili durum idi. Tanzimat işini iki devlet aramızda çözerdik. Bütün mücadele idaremize tasallut yüzünden çıktı. Bir tek uzman vermek için büyük ödünlerde bulunmaya hazırdılar. Dayattık. Biz onların neden ısrar ettiklerini biliyorduk. Onlar, bizim neden inatla reddettiğimizi biliyorlardı. Böyledir bu işler. Peygamber edasıyla size dünyaları vaadederler. İmzayı attınız mı ertesi gün gelmişlerdir. Personeli gelmiştir, teçhizatı gelmiştir, üsleri gelmiştir. Ondan sonra sökebilirsen sök. Gitmezler. Ancak bu sorunun üzerine vakit geçirmeden eğilmek gerek. Yoksa ne bağımsız dış politika, ne bağımsız iç politika güdemezsiniz. Havanda su döversiniz. Fakat sanmayınız ki bu kolay bir iştir. Denediğinizde başınıza neler geleceğini kestiremem.”(332- “Yön” sayı 172, ak. Doğan Avcıoğlu “Türkiye’nin Düzeni” Bilgi Yayınevi, 5. Baskı 1971, sf. 578)

Ulusal bağımsızlık konusundaki ödünsüzlük doğal olarak, kendi gücüne dayanmayı zorunlu kılar. Kendi gücüne dayanmak ise lafla olacak bir iş değildir elbette. Ulusal sanayinin yaratılması, iç ve dış ticaretin geliştirilmesi, enerji, ulaşım ve iletişim yatırımlarının gerçekleştirilmesi, eğitimin yaygınlaştırılıp niteliğinin yükseltilmesi, toprak sorununun çözülmesi, bütün bunlar için kaynak bulunması, üstelik bunu yoksul ve hemen hiç sermaye birikim olmayan bir toplumda başarabilmek. Bunlar 1923 Türkiye’si için gerçek anlamda bir hayaldi. O dönemde herkes böyle düşünüyordu.

Ancak Türk Devrim önderliği böyle düşünmüyordu. Mustafa Kemal 9 Eylül’de İzmir’e girerken “esas mücadele bundan sonra başlıyor” derken,girişilecek işin zorluğunu ve eldeki olanakların yetersizliğini düşünerek böyle söylüyordu. Yapılacak işler ve gerçekleştirilecek dönüşümler, ulusal birlik temelinde yükselecek yurtsever bir toplumsal iradeyi ve süreklilik gösteren devrimci bir kararlılığı gerekli kılıyordu. Söylenen buydu. Türk ulusu, hemen herkesin hayal olarak gördüğü hedefler için mücadeleye çağrılıyordu. “Bir ulus varlığını ve haklarını korumak yolunda bütün gücü ile, bütün görünür görünmez güçleriyle ayaklanmış ve karara varmış olamazsa, bir ulus yalnız kendi gücüne dayanarak varlığını ve bağımsızlığını sağlayamazsa, şunun bunun oyuncağı olmaktan kurtulamaz”(333- “Milli Kurtuluş Tarihi” Doğan Avcıoğlu, İstanbul Matbaası 1974, 3. Cilt, sf. 1618) Mustafa Kemal’in bu sözlerle ifade ettiği anlayış, yapacağı işlerin ve varacağı hedefin temel eksenidir.

Kemalist ideolojide her söz ve her eylem ulusal bağımsızlığa endekslidir. Gerçek kurtuluşun, bağımsızlık ve özgürlüğün elde edilip korunmasıyla ancak mümkün olabileceği bıkmadan açıklanır, açıklamalara uygun davranılır ve gelecek için bu yönde uyarılar yapılır. Mustafa Kemal, 20 Mayıs 1928’de şunları söylemektedir: “Bağımsızlık ve özgürlüğünü her ne papasına ve her ne karşılığında olursa olsun sakatlandırmaya ve sınırlandırmaya asla hoşgörü göstermemek ve bunun için gerekirse son bireyinin kanının son damlasını akıtarak, insanlık tarihini onurlu bir örnek ile süslemek… İşte bağımsızlık ve özgürlüğün ne olduğunu, kapsamlı anlamını, yüksek değerini benliğinde kavramış uluslar için temel ve yaşamsal ilke…”(334- a.g.e. sf. 1695)

(Metin Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1. Basım, Aralık 1999, S. 355)

Devrimci Kararlılık

Gerek Kurtuluş Savaşı döneminde ve gerekse sosyal dönüşümler döneminde Kemalist önderliğin, olağanüstü bir devrimci kararlılık içinde olduğu görülmektedir. Devrimciliğin özü olan süreklilik, benzeri az görülen biçimde Türk Devrimine egemen kılınmıştır. Hemen tüm devrimlerde görülen; iktidar sonrası “devrimcilikte yumuşama” ve “statükoya kayma” eğilimi, Türk Devriminde görülmez. Birbiriyle ilişkili olan devrimci atılımlar, hiçbir nedenle ertelenmez ve kesintiye uğratılmaz. Hiçbir zorluk, geriliğe ve gericiliğe karşı sürdürülen saldırıyı hafifletmez, ödün verdirmez. Bireysel, grupsal ya da sınıfsal çıkarların önceliğine yer yoktur. Toplumun ‘görünen ve görünmeyen’ bütün güçleri, ulusal kalkınma ve bu kalkınmayı gerçekleştirecek olan ulus – devlet örgütleri için kullanılır. Kemalist devrimcilik anlayışı ütopik istemlere değil, bilimsel araştırmalara ve gerçekçiliğe dayalıdır. Kitlelerin istemlerine yönelik somut belirlemeler, devrimci dönüşümleri sağlayacak tutarlı bir strateji ve örgütlenmeye temel olan kuvvetler dengesi, devrimci atılımlar için önceden araştırılan ve saptanan temel öğelerdir.

Kapsamlı ve dikkatli bir hazırlık döneminden sonra karar verilen eyleme, ödün vermez bir kararlılıkla girişilir. Bu tavır Türk Devrimi’nin geri dönüş sürecinin başladığı 1938’e dek eksiksiz bir biçimde uygulanır. Kurtuluş Savaşında gösterilen devrimci kararlılık, savaştan sonra daha atak ve daha ödünsüz bir biçimde sürdürülür. Mustafa Kemal bu süreci: “Ben Erzurum’dan İzmir’e sağ elinde tabanca, sol elinde idam sehpası öyle geldim.”(335- “Milli Kurtuluş Tarihi” Doğan Avcıoğlu, İstanbul Matbaası 1973, 3. Cilt, sf. 1187) ve “Devrimler sadece balar, bitişi diye bir şey yoktur.”(336- “Atatürk İlkeleri ve Türk Devrimi” Hacı Angı, Angı Yayınları 1983, sf. 93) diyerek ifade eder. Kararlılığını her aşamada gösterir ve açıklar. Erzurum’da karargah subaylarına şunları söyler: “Arkadaşlar, ben sizleri bu ulusal davaya silah zoruyla davet etmedim. Görüyorsunuz ki sizi burada tutmak için de silahım yoktur. Dilediğiniz gibi memleketinize dönebilirsiniz. Fakat şunu biliniz ki, bütün arkadaşlarım beni yalnız bırakıp gitseler de ben tek başıma kalsam da mücadeleye kararlıyım. Ulus uğruna yaşamımı terk edeceğim. Huzurunuzda buna and içiyorum.”(337- “Atatürk’ün Bursa Nutku” Şakir Ülker, Cumhuriyet Yayınları sf. 43)

Cumhuriyetin ilanından sonra birçok kimse Türk toplumunun geleneksel yapısına uygun olarak Çankaya’nın, savaş sırasındaki atılganlığından vazgeçerek, bir saray yaşantısına gireceğini beklemişti. Mustafa Kemal’in padişah ve halife olmasını isteyenler çoğunluktaydı. İktidar nimetleri ‘tatlı’ydı ve bunu ele geçirenler bu ‘tat’tan hiç vazgeçmemiş, onun için her türlü ödünü vermişlerdi. Bu tavır Türk toplumunun geleneğiydi. Ancak Çankaya 1938’e dek ‘bir derim karargahı olmaya’ devam etti. Girişilen devrimci eylemlerde göze alınan risk sınırı, devrimci kararlılığın da göstergesidir. Falih Rıfkı Atay bunu şöyle anlatır: “Mustafa Kemal bir karşı ayaklanmadan korkmaz. Ordudaki zafer arkadaşlarına ve halk içindeki mistik nüfuzuna güvenmektedir. Komutanına ve subaylarına tamamen bel bağladığı muhafız kıtası ardır. Çankaya Türkiye’de tutunabileceği tek tepe olsa, bu muhafız kıtasıyla ihtilalini o tepede savunacak ve oradan tekrar bütün memleketi etrafında toplayacaktır. Bu son silahtır.”(338- “Çankaya” Falih Rıfkı Atay, Bateş Yay. sf. 377)

Devrimcilikte gösterilen kararlılık ve irade sağlamlığı, gerçekleştirilen bütün eylemlerde uygulanmıştır. İç ve dış hiç bir karşı çıkış bu iradeyle baş edememiştir. Yaşama geçirilen bu anlayış belirlediği hedeflere ulaşmak için bilimi esas alır, dogmatizme yer vermez. Atılacak devrimci adımın, toplumun tarihsel gelişim düzeyine uygun olmasına ve kitleler tarafından kabul görmesine, özel önem verilir. İçinde bulunulan ortam ve koşullar görülmek istendiği gibi değil, olduğu gibi görülür ve buna göre hareket edilir. Toplumsal değişim yasaları, özünden kavranmıştır. Hareketi ve sürekli gelişmeyi temel alan diyalektik mantığa ve buna bağlı olarak ileri bir tarih bilincine ulaşılmıştır.

(Metin Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1. Basım, Aralık 1999, S. 357)

Mustafa Kemal, 1918 yılında Karlsbad’da tedavi görürken günlüğüne şunları yazmıştır: “Tutuculuk mu? Asla! Sürekli değişim zorunluluğunda olan evrende bir şeyi korumak nasıl mümkün olur? Konservatörler (muhafazakarlar-y.n), o adamlar ki nehrin suyunu ellerinde tutmak isterler. Onların parmaklarında, bir parça çamurdan başka şey kalmaz. Tutucu değilim, çünkü eskimiş ve kırılmış bir alemi muhafaza edemem.”(339- “Devletçilik İlkesi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Birinci Beş Yıllık Planı” Prof. Dr. Afet İnan, ak: Prof. DR. Feridun Ergin “Atatürk Zamanında Türk Ekonomisi” Yaşar Eğitim ve Kültür Vakfı Yayınları, No: 1, Duran Ofset Matbaacılık A.Ş. 1977, sf. 9) Alıntıda belirtilen anlayış tüm teorik ve pratik uygulamalarda belirleyici olmuştur. Mücadelenin en başında girişilecek eylemin niteliği, sorumlulukları ve riskleri açıkça ortaya konmuş ve bunları yüklenebilecek kararlılıkta olmayanların mücadeleye katılmamaları istenmiştir. Mustafa Kemal, 1919’daki Erzurum günlerinde, en yakın arkadaş gurubuyla yaptığı toplantıda şunları söyler: “İdealimizi gerçekleştirmek için şimdiden kişi kişi yükleneceğimiz görevler ağır, zor ve tehlikeli olacaktır. Ulusal mücadelede topyekün mücadele esastır. Büyük karşı koymalar, ihanet ve hıyanetlerle karşılaşacağımız kuşkusuzdur. Ulusal mücadeleye atılanların ortadan kaldırılması için, saray, hükümet ve yabancı devletler kuşkusuzdur ki ilk andan itibaren, harekete geçeceklerdir. Ayrıca yer yer ülke halkının da aldatılması, isyanlar ihtilaller çıkarılması ve bütün bu olumsuz hareketlerin, ulusal mücadele aleyhine sonuçlanması ihtimal dahilindedir. Daha kim bilir, akla gelen ve gelmeyen ne entrikalar, ne fesatlar ve ne tuzaklarla karşılaşacağız?… Görüyorsunuz ki arkadaşlar, yürüyeceğimiz yol tehlikelerle, çetinliklerle, hatta ölmek ve öldürmek ihtimalleriyle doludur. Sarp ve haşin bir yoldur. Bu tehlikelere göğüs germeyen kendisinde güç, azim, imkan ve cesaret görmeyen arkadaşlarımız varsa, şimdiden aramızdan ayrılabilirler. Ancak, saydığım bu tehlikeleri, ihtimal ve yorgunlukları göze alabilenlerdir ki, benimle beraber çalışmayı kabul etmiş olurlar. Hiç bir arkadaşımın vicdanı, düşüncesi, karar serbestliği, genel ve özel durumlarının gerektirdiği koşullar üzerine etki yapmak istemem. Her arkadaş, vicdanı ile başbaşa kalarak serbestçe düşünmeli ve öyle karar almalıdır. Memlekette ve elimizde tek tepe ve kurşun kalıncaya kadar mücadele etme azmimizi, sürekli olarak var olacaktır ve olmak zorundadır.”(340- “Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber” 1966 Mahzar Müfit Kansu, ak. Şevket Süreyya Aydemir “Tek Adam” Remzi Kitapevi 1981, 8. Baskı, 2. Cilt sf. 117)

Erzurum Kalesi’ndeki toplantıda söylenen bu sözler, söyleyen tarafından yaşam boyu, hem kişisel olarak uygulandı, hem de devrimin temel ilkesi haline getirildi. ‘Asi’ bir generalken de böyle yapıldı, yüksek prestije sahip devlet başkanıyken de… Atatürk, 1935 yılında CHP kurultayında şunları söylüyordu: “Akdeniz’i Karadeniz’e demirle bağladık. Anadolu’da özel şirketler elindeki bütün demiryollarını satın aldık. Geçen dört yılın başlıca işleri ekonomi alanında olmuştur. Bir çok ülke dünya bunalımı karşısında sarsılmış ve umutsuzluğa düşmüşken, biz bu kapsamlı felaket önünde asla irkilmedik. Yurdun ekonomisini yeni bir düzene yöneltmiş bulunuyoruz. Ulusal ticareti düzenleyerek, iç pazarı harekete geçirip, kendimizi korumayı başardık. Asıl önde tuttuğumuz iş, geniş bir endüstri programını gerçekleştirmeye başlamak olmuştur. Görüyorsunuz ki yepyeni bir planlı ekonomi düzeni kurmakla uğraşıyoruz.”(341- “Mustafa Kemal Döneminde Ekonomi” Bilsay Kuruç, Bilgi y. 1987, sf. 18-19)

Tarih ve Toplum Bilinci

Türk Devrimi’nin, yüksek niteliklere sahip bir önderlik ile başarıya ulaştığı bilinmektedir ama önderliğin bu niteliğe nasıl ulaştığı ve düzeyinin ne olduğu yeterince bilinmemektedir. Kimileri askeri başarılarını öne çıkarır, kimileri devlet adamlığını kimileri de seçtiği ve öncelik verdiği ilkelerini. Bazıları tümünü reddeder, bazıları da, özünü anlamadan tümüne birden gereksiz ve abartılı övgüler düzer. ‘Düşmanı kovmakla’ sınırlayanlar, ideoloji olamayacağını söyleyenler, halkın sorunlarını çözmediğini iddia edenler, ekonomik görüşünün olmadığını açıklayanlar vb. çoktur. Kemalizmin gerçek niteliklerini bilen ve kavrayanlar, uzun ve etkili anti-Kemalist süreç nedeniyle hep azınlıkta kalmışlardır. Kemalizm, kendi ülkesinde kendi halkına öğretilmemektedir.

Feodal ve feodalizm öncesi göçebe ilişkilerin egemen olduğu ilkel bir gerilik içindeki yoksul, eğitimsiz örgütsüz ve hiç bir çağdaş kurumu olmayan bir toplumdan; yüzyıla damgasını vuran bir önder nasıl çıkabilmiştir? Bu önder, aynı dönemdeki benzer nitelikleri toplumsal mücadelelerin hemen hiç birinde görülmeyen; her alanda ileri düzeydeki niteliklerin tümünü birden bünyesinde toplamayı nasıl başarabilmiştir? 57 Yıllık yaşamının 24-42 yaş arasını askeri birliklerde ve cephelerde geçirmiş olan bir askerin, Batı aydınlanmasını bilime kazandırdığı verileri bu düzeyde kavramış olması nasıl açıklanabilir?

Atatürk’ün çok okuduğu biliniyor. Ancak, okumanın tek başına, üst düzeyde nitelikleri olan bir devrim önderliği için yeterli olamayacağı da açıktır. Bunun için, kültürel gelişkinlik yanında; bilgiye dayalı inanç sağlamlığı; halkı tanıma, anlama ve ona güven; toplumsal-siyasal gözlem yeteneği, devrimci cesaret, atılganlık ve kararlılığa sahip olma; yurt ve insan sevgisi, özveri ve toplumcu anlayışa sahip olmak gerekmektedir. Bunların bir bölümü, Mustafa Kemal’in doğal yeteneklerinde ve yetişme tarzında vardır; ama büyük bölümü sürekli, titiz ve sabırlı bir çabaya dayalı öğrenmeyle edinilmiştir; bir bölümü de Libya’dan Kafkasya’ya, Balkanlar’dan Irak’a kadar çok genşi bir cephede, emperyalizmin her ırktan ordularıyla savaşarak kazanılmıştır. Anadolu, insanı, insan niteliğini turnusolu olan savaş ve yoksulluğun ağır koşulları altında incelenmiş ve tanınmıştır; onların özlem, istek ve gereksinimleri, onlarla birlikte yaşayarak-çarpışarak öğrenilmiştir.

Mustafa Kemal Atatürk, öğrendiklerini ve yapmak istediklerini önce kendine uygulamış ve kendisini her alanda sürekli yenilemiş ve geliştirmiştir. Hiçbir zaman kişisel tavır, istek ve özlem peşine düşmemiştir. Savaşta, hep askerin içinde ve önünde durmuştur. Bütün toplumsal değişim atılımlarında, atılımın ilk uygulayıcısı olarak hep halkın içinde olmuş, yapılmasını istediği şeyi önce kendisi yapmıştır. Yaşamın diyalektiğini derinden kavramış ve bu diyalektiği sosyal olaylara büyük bir ustalıkla uygulamıştır. Şu sözler bilimsel kariyeri yüksek bir tarihciye değil, Mustafa Kemal Atatürk’e aittir: “Sosyal yapı, devamlı gelişen ve gelişmeye yönelmesi kaçınılmaz bir durumdadır. Bilim ve teknik ise sürekli olarak yeniliklere, buluşlara açıktır. İşte bu durum karşısında insanların istek ve gereksinimleri, hem maddi hem manevi alanda sürekli çoğalan bir şekilde gelişir. Tarihin akışı içinde hiçbir prensip dogmatik bünyesini koruyamaz…”(342- “Mustafa Kemal Atatürk’ten Yazdıklarım” Prof. Dr. A. Afet İnan, Kültür Bakanlığı Yayınları, Doğumunun 100. Yılında Atatürk Yayınları, No: 8, 198, sf. 122)

Gerçekleştirilen devrimci dönüşümlerin tamamında; sosyal bilimlere, tarihsel gerçeklere ve kapsamlı araştırmalara dayanılarak hazırlanan programlar uygulanmıştır. Girişilecek her atılımda, önce teorik çerçeve belirlenir; sonra, yapılacak değişimin, var olan sosyal yapıya uygunluğu ve başarı şansı incelenir; daha sonra eylem koşulları hazırlanır ve oluşabilecek eylemde artık ikirciliğe yer yoktur. Planlanan hedeflere tam olarak ulaşıncaya kadar kararlılıktan hiç bir biçimde ödün verilmez. Başarı sağlandıktan sonra bu eyleme bağlantılı olan yeni bir devrimci dönüşümün hazırlıklarına girişilir ve bu böyle devam eder gider. Rasih Nuri İleri’ye göre: “Atatürk hayatı boyunca Marksizmin ünlü formülünü doğal olarak uygulamış, ‘özgürlük zorunlulukların bilinmesinden ibarettir’ kuralına bağlı kalmıştır. Atatürk için, politikada en beklenilmedik atılımları yaptığı, herkesi şaşırttığı zamanlarda bile ölçü, zorunlulukların, olanakların ve sınırların çok iyi hesaplanması olmuştur.”(343- “Atatürk ve Komünizm” Resih Nuri İleri, Anadolu Yayınları 1970, sf. 9)

(Metin Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1. Basım, Aralık 1999, S. 361)

Mustafa Kemal Atatürk’ün düşünce yapısının entellektüel kaynağı, Fransız aydınlanmasının üç yüz yıllık birikimidir. Bu döneme yönelik araştırma ve incelemelerinin yoğunluğu ne denli önemliyse, kullandığı sorgulayıcı ve eleştirici yöntem de o denli önemlidir. Herhangi bir kişi, inanç ya da düşünce akımının izleyicisi olmamış, değişik görüş ve düşüncelerden yararlanarak kendine özgü bir senteze ulaşmış ve görüşlerini dönemin sorunlarına yanıt veren evrensel bir düşünce sistemi haline getirmiştir.

Atatürk’ün özel kitaplığına kayıtlı; 862’si tarih, 261’i askerlik, 204’ü siyasal bilimler, 181’i hukuk, 161’i din, 154’ü dil, 144’ü ekonomi, 121’i felsefe-psikoloji ve 81’i sosyal bilimler alanında olmak üzere 4289 kitap vardır.(344- “Atatürk’ün Özel Kütüphanesi’nin Kataloğu” Milli Kütüphane Genel Müdürlüğü, Ankara 1973, ak. Şerafettin Turan “Ata-türk’ün Düşünce Yapısını Etkileyen Olaylar, Düşünürler, Kitaplar” Türk Tarih Kurumu Basımevi – Ankara, 1989, sf. 9) Bu kitapların tümünün okunduğu hem de dikkatlice okunduğu kitap kenarlarına alınan notlardan anlaşılıyor. Özel kitaplığı dışında, İstanbul Üniversitesi kitaplığı başta olmak üzere diğer kitaplıklardan kitap getirtip okuduğu biliniyor. Okuma yoğunluğu, ilgisini fazla çeken kitaplar için kimi zaman uyumadan 2-3 gün çıkıyordu. Örneğin Ahmet Hilmi’nin kitabını 1916 da Silvan’da üç gün içinde dikkatlice okuyup incelemişti. Bir keresinde de, iki gece yatağa girmeden sadece kahve içerek, aradabir de sıcak banyo yaparak H.G. Wells’in “Dünya Tarihinin Ana Hatları”nı okumuştu. Okuduğu düşünürler içinde Jean Jacques Rousseau, Montes-quieu, Descartes, Kant, Auguste Comte, Karl Marks, Alp-honse Daudet, Stuart Mill, Ernest Renan, E. Durkheim, Herbert George Wells, Abdurrezzak Sonhoury, Max Silberschimidt, Tollemache Sinclair, Poul Gaultier gibi yabancılar ile Namık Kemal, Tevfik Fikret, Şehbender-Zade Ahmet Hilmi, Mizancı Murat, Ziya Gökalp, Mustafa Celalettin, Celal Nuri, Ali Suavi gibi yerli düşünürler önemli yer tutar. Ayrıca yoğun bir biçimde, İslami serleri de incelediğini belirtmek gerekir. Düşünceye ve düşüncenin etkilerine ilgisi genç yaşlarında başlamıştır. Bulgaristan’da ataşemilikter iken düşüncesiyle ilgili görüşleri, genç bir askerden çok, bir düşün adamının görüşlerine benzemektedir: “İnsanları etkileyen en büyük güç, fikir akımları ve bu akımları geliştirip genelleştiren düşünürlerdir. Düşüncelerin özelliği, hiçbir karşı çıkışın çürütememesi ve kesin bir biçimde kendisini kabul ettirmesidir. Bu ise, düşüncenin seziş biçiminden, yavaş yavaş değişerek inanca dönüşmesiyle mümkündür. Ve öyle olduktan sonradır ki onu sarsmak için bütün başka mantıkların, başka usavurumların hükmü olamza.”(345- “Atatürk’ün Askerliğe Ait Eserleri” İş Bankası Yay. Ankara 1959, sf. 14, ak. a.g.e. sf. 2)

Sosyal mücadelede, mücadele edilen ortamın maddi yapısının bilinmesi ve özellikle sınıfsal ilişkilerin nesnel belirlemelerinin yapılması, başarıya ulaşmak için yaşamsal önemdedir. Mücadelenin program ve stratejisini oluşturacak bu belirlemelerin yapılabilmesi ise; yüksek nitelikli tarihsel, sosyal ve siyasi bilinci sahip, kitlelerin istek ve özlemlerini kavramış olan bir önderliğe sahip olmakla mümkündür.

(Metin Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1. Basım, Aralık 1999, S. 363)

Kemalist önderlik, Türk toplumunun sosyal yapısını, sınıfsal ilişkilerini ve kitlelerin ruh halini bilme uygun olarak saptamış ve bu saptamalara dayanarak oluşturduğu mücadele stratejisini, devrimci bir anlayışla uygulayarak başarıya ulaşmıştır. Evrensel değerlerden yararlanılmasına karşın, Türk toplumunun özgün devrim örneğiyle de Türk devrimi evrenselliğe taşınmıştır. “Hiç bir ulus başka bir ulusun taklitçisi olmamalıdır. Çünkü böyle bir ulus, ne taklit ettiği ulusun aynısı olabilir; ne kendi ulusu dahilinde kalabilir. Bunun sonucu kuşkusuz ki hüsrandır”sözlerinde ifadesi bulunun anlayışın önemi, Sovyet modelini uygulamaya çalışan, Macaristan, Çin, Vietnam vb. ülkelerdeki gelişmeler hatırlanırsa, daha iyi ortaya çıkacak ve Türk Devriminin her aşamada uyguladığı bu anlayışın sağladığı başarı daha iyi anlaşılacaktır.

Mustafa Kemal Atatürk, birçok konuşma ve yazışmasında dile getirdiği, Türk toplumunun sosyal yapısıyla ilgili belirlemelerinin en özlüsünü, 19 Ocak 1923 de İzmit sinema salonunda yapmıştır. Zaferden sonra halk önünde yaptığı ilk kapsamlı konuşma olan Eskişehir İzmit konuşmaları, Türk Devriminin temel anlayışının ana hatlarını gösteren açıklamalardır. Ülkenin sosyal yapısıyla ilgili olarak şunları söylüyordu: “Efendiler! Milletimiz çok zamandan beri siyasi partiler yüzünden ve siyasi partilerin ihtirasları ile onların çatışması yüzünden bu çok büyük zararlara uğramıştır. Kendi çıkarları unutturulmuştur. Şunun bunun çıkarının hizmetine koşulmuştur. Gerçekten ulusun çeşitli sınıflarından bir veya iki veya üçünü alıp da diğerlerinin zararına olarak, yalnız o sınıfın yararını sağlamakla uğraşan bir siyasi parti bizim ulusumuz ve ülkemiz için zararlıdır. Bizim gereksinimimiz, bütün ülke halkının el ele vererek çalışması ve bu çalışmayla elde edilecek sonuçtan ibarettir. Bütün bu görüşlerle birlikte diyorum ki, siyasi bir kuruluş gerekmektedir. Efendiler bilirsiniz ki, siyasi örgütler, yani partiler ekonomik amaçlara dayanarak kurulur. Biz öyle bir parti yapacağız ki, bundan bütün ulusun, hiç ayırım yapmadan herkesin çıkarını ve yaşam nedenlerini, mutluluğunu sağlamayı görev edinebilsin! Buna olanak var mıdır? Evet buna olanak vardır ve bundan başkasını ülkemizde yapmanın olanağı yoktur. Efendiler, ifade olundu ki, bizim milletimizin asıl unsuru köylüdür, çiftçidir, çobandır. O halde bunar bir sınıftır ve dayanmaya değer bir sınıftır. Bir parti tek başına bu sınıfa dayanabilir ve onun çıkarını yükseltmek için çalışabilir. O halde buna karşı çıkacak sınıfı aramak gerekmektedir. Köylünün karşısında kim düşünülebilir? Büyük toprak ve çiftlik sahipleri. Efendiler ülkede büyük çiftlik sahibi kimler vardır; ne kadar çiftlikleri ne kadar toprakları vardır? Efendiler bizim ülkemizde (karşımıza alıp tasfiye edeceğimiz) büyük toprak ve çiftlik sahibi yoktur. Olsa olsa onların toprağı diğer çiftçi ve çiftlik sahibi yoktur. Olsa olsa onların toprağı diğer çiftçi ve köylülere göre biraz daha büyük ve kendileri de daha iyi durumdadırlar. Dolayısıyla bunların çiftliklerini yok etmek, toprağını parçalamaktansa, köylülerin toprağını büyütmeliyiz. Köylülerin evlerini ve köylerini mamur etmeliyiz. O halde köylü sınıfı temeldir. Bundan başka ne var, kasaba ve şehirlerde özel girişimciler vardır. Köylülüğün çıkarı sağlanırsa bu girişimcilerin çıkarları zedelenir mi? Hayır, buna olanak yoktur. Bir kere bu girişimciler halk için gereklidir. Birbirlerine gereklidirler. (Bu nedenle) özel girişimciliği desteklemek, ileriye doğru geliştirmek gerekir. Ve bu başlı başına dikkate alınacak bir hedeftir. Sonra efendim kasabalarda orta tüccarlar vardır. Fakat bu orta tüccarlar da o köylü ve halk için gerekli bir sınıftır. Bunları yok edemeyiz zarar veremeyiz. Tersine onları da korumak ve daha çok zenginleşmesine olanak vermek zorundayız. Ülkemizin genel çıkarları bunu emretmektedir. Bu orta tüccarların üstünde ne var? Büyük tüccarlar… Büyük sermaye sahipleri. Sorarım efendiler, ülkemizde büyük sermaye sahibi, çok servet sahibi kaç kişi vardır ve bunların kaç vardır. Bana Türkiye’de kaç tane milyoner gösterebilirsiniz? Ve en zengin adamımızın kaç parası vardır? Kapitalist olarak ortaya koyacağımız ve üzerlerine hücum edeceğimiz bunlar mıdır? Hayır efendiler… (tam tersi) bu zengin insanlar başlı başına bu memlekete bankalar, şimendiferler, fabrikalar, şirketler vb. sanayiyi kursunlar” Bizi yabancıların sermayesine muhtaç bırakmasınlar… geriye ne kalıyor efendiler: İşçiler… Toplasanız toplasanız, İstanbul’dakilerin bütün hepsini alsanız belki yirmi binden fazla işçi bulamazsınız. Dolayısıyla yirmi bin kişiye dayanan bir siyasi parti bu yirmi bin kişinin haklarını, ne dereceye kadar koruyabilir. Bir ülke işçiye muhtaçtır. Bu ülkenin, ileride yapacağı bir çok sanayi kuruluşunda çalışacak insanlara ihtiyacı vardır. İşçi bize gereklidir. Onu koruyacağız. Koruyacağız ve daha mutlu hale getireceğiz. Bunlardan başka (toplumumuzda) başka sınıf bulamazsınız. Yalnız aydın ve bilim adamı denen insanlar vardır. Aydınlar olsun, okumuşlar olsun, bunlar başlı başına kendi çıkarlarını düşünen bir sınıf olamaz. Başlı başına okumuşlar ve aydınlar sınıfı yoktur. Ancak aydınlara okumuşlara düşen çok yüksek bir görev vardır. Halkın içine girmek ve onlara yol göstericilik yapmak, onlara zenginliğe ve mutluluğa kavuşmak için öncülük etmek, onları aydınlatmak, bilgilendirmek ve başarılı kılmaktır. Sanıyorum ki, her ülkede aydınların en insancıl, ulusal ve yurtsever görevi yalnız ve ancak bu olabilir. İşte efendiler, halkımızın bütün bireyleri öbürünün yardımcısıdır. Birbirinin sonuç alıcı işlerine muhtaçtır. Bunların hepsini ayrı ayrı düşünerek ve aynı hizada mutluluğun sınırını oluşturmak ve o sınırı daha uzaklara ulaştırmak için, bu siyasi kuruluşun adına Halk Partisi demeyi uygun buldum. Eğer ben aldatıcı bir adam olsaydım, bu şeklin aleyhinde propagandalara neden olacağından çekinseydim, başka isim ve ünvanlarla halkın karşısına çıkardım.” (346- “Mustafa Kemal, Eskişehir – İzmit Konuşmaları 1923”, Kaynak Yayınları, No: 116, 1993, sf. 233-237)

Bağımsızlık savaşının noktalandığı İzmir’in kurtarılışından 129 gün sonra yapılan bu açıklamalar, Türk Devriminin toplumsal kalkınmayı sağlamak için izleyeceği yolun ne olacağını gösteren ilk açıklamalardır. Konuyla ilgili belirlemeler savaştan hemen sonra açıklanmıştır ama bu belirlemeler; uzun yıllar süren araştırma, inceleme ve gözlemlerle oluşan gerçekçi toplumsal analizlere dayalıdırlar.

(Metin Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1. Basım, Aralık 1999, S. 367)

Türkiye’ye özgü bir demokratik devrim programı olan, Kemalist kalkınma programı, kaynağını yukarıda aktarılan tespitlerden alır. Bu program, nüfusun %90’a yakın kısmını köylülüğün oluşturduğu, siyasinin hemen hiç olmadığı, bankacılık, iç-dış ticaret ve teknik hizmetlerin azınlıkların elinde olduğu; sahip olduğu toprakların çok azını tarıma açabilen, ulaşım, enerji ve makinalı üretimin hemen hiç olmadığı Türkiye’nin, toplumsal ilerleme isteklerine yanıt veren gerçekçi bir programdır. Mustafa Kemal program konusunu 1923 yılında şöyle dile getirir: “Program yaparken hayallere kapılmamak gerekir. Dolayısıyla biz haddimizi ve girişimimizde atacağımız adımın derecesini düşünerek program yapmalıyız. Bizim şimdiye kadar (Kurtuluş savaşından önce y.n.) işlerimizdeki başarısızlığımız, sonsuz istek ve hayaller peşinde dolaşmamızdandır. Somut maddi koşullar ve akıl çerçevesinde kalınmalıdır. Kuruntuya değer vermemeliyiz. Hedefe ulaşmak için İzleyeceğimiz yolu duygularımızla değil, aklımızla çizmeliyiz.”(347- a.g.e., sf. 77) O dönemde etkisi bütün dünya’ya yayılmış olan Rus devriminin ideolojik ideallerinden, Sovyetler Birliği ile iyi ilişkiler içine girilmiş olmasına karşın, taklitçilik anlamında etkilenilmemiş ve belirlenen programdan hiç bir şekilde ödün verilmemiştir. Oysa o yıllarda, bolşevik uygulamaların hiç değilse bir bölümünün, Türkiye’de de uygulanabileceğine inanan ve isteyenler az değildi. Bu tartışmalar içinde Mustafa Kemal 1920 yılında Mecliste yaptığı konuşmada; “Bizim görüşümüz bilinir ki Bolşevik ilkeleri değildir. Bolşevik ilkeleri ulusumuza kabul ettirmeyi şimdiye kadar hiç düşünmedik ve girişimde bulunmadır. Özellikle Bolşevizm ulus içinde gadre uğramış bir sınıf halkı gözönüne alır. Bizim milletimiz ise tümüyle gadre uğramış, zulüm görmüştür.”(348- “Meclis Konuşmaları” TBMM D.I, C-3, 48 İçtima, sf. 217/224, 14.08.1920) derken Türkiye’nin sınıfsal değil ulusal nitelikte bir mücadeleye gereksinimi olduğunu ortaya koyuyor ve bu konuşmadan yaklaşık iki ay sonra 31 Ekim 1920’de Ali Fuat Cebesoy’a çektiği şifreli telgrafta; “Komünizmin değil ülkemizde, Rusya’da bile kabiliyet-i tatbikiyesi (uygulama olasılığı) henüz belli değildir.”(349- “Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri” 4. Cilt, sf. 360, ak. Doğan Avcıoğlu “Milli Kurtuluş Tarihi” İstanbul Matbaası 1974, 2. Cilt, sf. 711) diyerek, hem toplumların tarihsel gelişim yasalarını kavramada eriştiği düzeyi ortaya koyuyor, hem de 70 yıl sonra gerçeğe dönüşecek olan ve hiç kimsenin aklına bile gelmeyen bir olasılığı ilk kez dile getiren insan oluyordu.

Nesnel Tavır

Kemalist önderlik, Türk Devrimini gerçekleştirirken, hiç bir aşama ve süreçte, duygu ve isteğe bağlı davranış içinde olmamıştır. Kişisel tercih ve idealler ne düzeyde ileri olursa olsun, bunlara itibar edilmemiş, temel tıkış noktası; toplumun sosyal düzeyi, ülkenin içinde bulunduğu maddi koşullar ve halkın temel tercihlerini gözönünde tutmak olmuştur. Toplumsal ilerlemenin kitlelerden kopmadan ve onlarla birlikte ancak gerçekleştirilebileceği bilinçte tutulmuştur. “Bu memlekette çalışmak isteyenler, bu memleketi yönetmek isteyenler, ülkenin içine girmeli ve bu milletle aynı şeyleri yaşamalı ki, ne yapmak gerektiğini ciddi olarak anlayabilsinler.”(350- “Atatürk’ün İzmit Basın Toplantısı” İsmail Arar, 1969, sf. 32) biçimindeki sözler, sadece ülkeyi yönetmek isteyenlere yapılan bir öneri değildir. Burada söylenenler, sosyal devrimlerin ancak, halk kitlelerinin katılımıyla yayılıp yaşatılabileceği ve kitlelere önderlik edebilecek olanların bu niteliğe halkı tanıyarak ulaşabileceğidir.

Kemalizmin halka ve devrime verdiği önem içinde, populist eğilimlere yer yoktur. Her şey, gerçeğe ve gerçeği öğrenmeye bağlanmıştır. Kişilere bağlı başarılar değil, kurumlar ve örgütsel ilişkilere önem verilir. Mustafa Kemal bunu şöyle açıklar: “Benim bütün çalışmalarda ve yapılan işlerde hareket kuralı saydığım bir tutumum vardır; o da meydana getirilen kurum ve kuruluşların şahıslarla değil gerçeklerle yaşatılabileceğidir. Bu nedenle herhangi bir program şunun (yada bunun y.n.) programı olarak değil, fakat millet ve memleket ihtiyaçlarına cevap verecek düşünce ve tedbirleri içine alması nedeniyle kıymet ve saygı kazanabilir.”(351- “Atatürk’le Konuşmalar” Mustafa Baydar, 1964, sf. 78)

Türk Devriminde devrimci dönüşümler önceden düşünülüp programlanmış ve uygulama koşulları oluşturulana kadar sabırla beklenmiştir. Hiç bir atılımda, zamansız harekete geçilmemiş ama geç de kalınmamıştır. Mücadelenin başından beri elitçilikten kaçınılmış, toplamsal geriliğe karşın halkın devrime katılmasına çalışılmıştır. Bu nedenle örneğin; herhangi bir parlamento geleneği olmayan bir toplumda, yürütülmesi için mutlak askeri otoriteye gereksinim duyulan bir ölüm kalım savaşı verilirken mücadele, kurulan bir halk meclisiyle yürütülmüştür. Hem de bu işe, meclis çoğunluğunun, girişilen eylemin gerçek boyutlarının ne olduğunu anlamayacak kadar geri unsurlardan oluşacağını bile bile girişilmiştir. Hareketin halk gözünden meşruluğunu sağlama ile halkı devrimin karar ve eylem sürecine katma isteği, önderlik otoritesinin bir bölümünün sınırlandırılmasını göze aldırmıştır. Meclisten, savaşın acil ihtiyaçlarına yanıt verecek kararların çıkarılmasında çok zorlanılmasına karşın bu tutumdan vazgeçilmemiş ve sorunlar bir kısım yetik devirleriyle aşılmaya çalışılmıştır.

O dönemde çekilen yönetim ve yetki sıkıntılarının meyveleri daha sonra toplanmıştır. Türk halkı, Ankara’yı, Meclis’i ve Mustafa Kemal’i, kendisinin kurtuluşuyla bütünleştirmiş ve ulusal harekete katılmıştır. Bu katılım, Kurtuluş Savaşıyla sınırlı kalmamış, 1923-1938 devrimler dönemini de kapsamıştır. Yüzyıllara dayalı gelenek ve davranışlar, şaşırtıcı bir hızla değiştirilmiş, eskinin yerine yepyeni bir düzen kurulmuştur. Türk halkı, eski düzenin kendisine verdiği yoksulluk ve gerilikten, o denli bıkmış ve yeni bir düzen kurmaya çalışan Kemalist önderliğe o denli güvenmiştir ki; gerekçelerine katılsınlar ya da katılmasınlar, nedenlerini anlasınlar ya da anlamasınlar, kendilerine önerilen toplumsal değişimlere içtenlikle katılmışlardır. Kitlelerin devrim önderine olan güven ve sevgileri o denli yüksektir ki; onlar için ‘Atatürk’ün yaptığı her şey halk içindir ve iyidir’. Dev boyutlu sorunların aşılarak tarihin gördüğü en hızlı ve en köklü toplumsal dönüşümleri gerçekleştirebilmenin temelinde, yapılanların tarihsel gelişime uygun olması yanında, bu güven ve sevgi vardır. Cumhuriyet devrimlerinin, onca karşı çıkış ve yok etme girişimlerine karşın; en azından bir bölümünün hala yaşıyor olmasının nedeni, devrimlere halkın katılmış olmasıdır. Bu katılım olmasa hiç bir güç yapılanları bu güne dek ayakta tutamazdı. Halkın benimsediği sosyal değişimi yaşatmak mümkün müdür? Hangi yasa veya kararname bunu başarabilir?

(Metin Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1. Basım, Aralık 1999, S. 370)

Sosyal devrimlerin ortaya çıkması için, nesnel koşulların olgunlaşması temel koşuldur. Ancak olgunlaşan her nesnel koşul devrime yol açmaz. Bunun için insan müdahalesi gereklidir. İnsan müdahalesi ise, devrim koşullarını kavramış bir önderlik ve örgütlü kitleler demektir. Ne nesnel koşullar oluşmadan, ne de insan müdahalesi olmadan, kalıcı sosyal dönüşüm olur. Değişim için bu iki olgunun çakışması gereklidir. Mustafa Kemal Atatürk toplumsal yenilenme ile ilgili olarak 1933 yılında şunları söylüyordu: “Bazı şeyler vardır ki bir kanunla, emirle düzeltilebilir. Ama bazı şeyler vardır ki kanunla emirle, milletçe omuz omuza boğuştuğunuz halde düzelmezler. Adam fesi atar şapkayı giyer ama, alnında fesin izi vardır. Siz sarıkla gezmeyi yasaklarsınız, kimse sarıkla dolaşamaz. Ama bazı insanların başındaki görünmeyen sarıkları yok edemezsiniz. Çünkü onlar zihniyetin içindedir. Zihniyet binlerce yılın birikimidir. Bu birikimi bir anda yok edemezsiniz. Onunla sadece boğuşursunuz. Ve sonunda başarılı olursunuz.”(352- “Atatürk’ün Sofrası” İsmet Bozdağ, Emre Yayınları, No: 38, 1995, sf. 22-23) Bu sözlerde ifadesini bulan ve Türk Devriminin tüm aşamalarında uygulanmış olan nesnel yöntem, aynı zamanda sosyal gelişim yasalarının temel özelliklerini özünden kavramış olan bilinçli bir anlayışı temsil eder. Gerçekleşmesi için sürece gereksinim duyulan sosyal dönüşümlerde, sürecin pasif bir beklemeyle değil aktif bir mücadele ile geçirilmesi gerektiği; ilerlemeye ve gelişmeye dönük olması koşuluyla bu mücadelenin, kesinlikle kazanılacağı ortaya koyulmaktadır. Bu tavır bilime uygun bir tavırdır.

Kemalist düşüncede egemen olma nesnelliğin, Türk toplumunda o güne dek hemen hiç uygulanmadığını belirtmek gerekiyor. Müneccimbaşılarının ya da ‘bilgili hocaların’(!) istiareye yatarak (bir işin sonunun ne olacağını görmek için abdest alıp dua ederek uykuya yatma), gördükleri rüyalara göre politika yürüten Osmanlı padişahları az değildir. 1908’deki 2. Meşrutiyet ile üne kavuşan Enver Paşa, kafasında kurduğu ütopyalarla, halkı perişan eden maceralara girişmiş ve Osmanlı İmparatorluğunun sonunu hazırlamıştı.

Kemalist ideolojinin temelinde nesnelliğin yanında akılcılığın (rasyonalizm) ve olguculuğun (pozitivizm) yattığı bilinmektedir. Akıl ve bilim rehber edinilerek dogmalara karşı çıkılması, karşı çıkışın düşünce düzeyinde bırakılmayıp, eyleme ve yaşamın her alanına yansıtılması, Kemalist düşünce sisteminin temel niteliklerindendir. Özellikle dil konusunda, inançla ilgili tüm gerçeklerin ölçütü olarak bireyi alması ve laikliği geliştirip toplumsal yaşama uygulaması, bu niteliklerin doğal sonuçlarıdır. Kemalist düşüncenin nesnelliğini Mustafa Kemal Atatürk’ün 1923 yılında söylediği şu sözleri açık bir biçimde ortaya koymaktadır: “Ben, toplumu kendi kendime düşündüğüm, hayal ettiğim, tasarladığım bir takım his ve düşüncelerin peşinde sürüklemek amacında değilim. Allah beni böyle bir hatadan korusun…”(353- “Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 1923 Eskişehir – İzmit Konuşmaları” Arı İnan, 1982, Türk Tarih Kurumu Yayınları)

Cumhuriyetin ilanıyla birlikte başlatılan toplumsal ilerleme ve çağdaşlaşma mücadelesi, ‘baş edilmesi olanaksız’ yokluklar ve yoksunluklar ile sürdürüldü. Gerçekleştirilmesi istene her yenilikçi girişim, önce o girişimi yapacak kadroların yetiştirilmesini gerekli kılıyordu. Çünkü, hemen hiç bir alanda çağdaş eğitim görerek yetişmiş kadro yoktu. Tarımsal ürünlerden başka bir geliri olmayan ülkede yüksek öğrenim görmüş ziraat mühendisi sayısı sadece 20 idi. (354- “Atatürk Zamanında Türk Ekonomisi” Prof. Dr. Ferudun Ergin, Yaşar Eğitim Kültür Vakfı Yayınları, No: 1, Duran Matbaacılık 1977, sf. 21) Türk doktor, mühendis, eczacı, diş hekimi, tüccar, bankacı, sanatçı, teknisyen, ekonomist vb. yok denecek kadar azdı. Ticaret, bankacılık ve sermaye azınlıkları tekelindeydi. Yabancı devlet yetkilileri, bunların ülkeyi terk etmesiyle, Türkiye’de ticari faaliyetlerin duracağı, bankaların çalışamayacağı, hatta Türk makinist olmaması nedeniyle demiryolu ulaşımının bile yapılamayacağını düşünüyorlardı.

(Metin Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1. Basım, Aralık 1999, S. 372)

Bütün bunlara karşın, ilk önce, vergi toplayan mültezimler nedeniyle, köylünün üzerinde bir bela haline gelen ve bir şer-i vergi olan öşür vergisi kaldırıldı. Hem de zavallı durumdaki devlet bütçesinin, üçte birine yakınını oluşturmasına karşın. Emperyalist devletlerin kışkırttığı ve Dersim’i ayrı tutarsak 1930 yılına dek süren gerici ve kürtçü ayaklanmalar, küçük devlet bütçesinden büyük paylar harcanarak bastırıldı. Düşmanca tutumlarını sürdüren büyük devletlere Düyun-u Umumiye borçları düzenli olarak ödendi.

Başlangıç döneminin bu iç karartıcı koşullarına karşın büyük bir istek ve kararlılıkla devrimlere girişildi. Cumhuriyet kadroları için girişilen eylem nitelikçe bambaşka bir şeydir. Bu, o insanlar için, sıradanbir ekonomik kalkınma hareketi değildi; vaktiyle çağdaş zamana yetişmeyip geride kalmış olan Türklerin bunu yakalama hamlesiyle, tüm ulusça girişilen, devrimci bir başkaldırıydı. Değeri bundan ötürü büyüktü. Cumhuriyeti kuranlar, onu yaşatıp geliştirmeye de sahip çıkmışlardı. Bu bir uygarlık özlemiydi. Hikmet Bayur’un 1939’da yaptığı değerlendirmeye göre; Cumhuriyetin 15 yılda başardıkları, ‘Osmanlı İmparatorluğunun büyüklük devrinde’ gerçekleştirdiği zaferlerden çok daha büyüktü. (355- “Mustafa Kemal Döneminde Ekonomi” Bilsay Kuruç, Bilgi yayınları 52, 1987, sf. 19)

Türk Devrimi’nin toplumun her alanında gerçekleştirdiği devrimci dönüşümleri ayrı ayrı incelemek bu kitabın amacı değil. Bunları, gerçek boyutlarıyla inceleyen araştırmalar vardır. Burada, 15 yılda yapılan işlerin, sadece başlıklarıyla: belirtsek bile önümüze uzun bir liste çıkar şöyle ki: Demokratik bir anayasayla halk egemenliği üzerinde yükselen, yeni bir yönetim biçimi olarak Cumhuriyet yönetimine geçildi – saltanat ve hilafet kaldırıldı – kapitülasyonlara son verildi. Din ve devlet işleri birbirinden ayrıldı laiklik ilkesi yerleştirildi- Köylüye toprak, makina, tohumluk vb. dağıtıldı, tarım okulları, tohum ıslah istasyonları, örnek devlet tarım çiftlikleri kuruldu, Yüksek Ziraat Enstitüsü açıldı, Ziraat Bankası aracılığıyla köylüye kredi olanaklarını arttırıldı- Anadolu’nun içlerini denizlere bağlayan yeni demiryolları yapıldı, yabancıların elindeki demiryolları bedelleri ödenerek kamulaştırıldı- Duyun-u umumiye’nin elindeki petrol, tuz, şeker, kibrit, tütün tekelleri devlet tekeli haline getirildi- Üretim ve tüketim kooperatifleri kuruldu, kooperatifçilik teşvik edildi- Dış ticaret devletleştirildi- Ülkenin sanayileşmesi için KİT ler kuruldu (Sümerbank, Etibank, TKİ, M.T.A vb.)- özel sektör teşvik edildi- özellikle liman şehirlerinde, çok büyük bölümü azınlıklardan oluşan tüccarlara ağır vergiler getirildi- 5 yıllık kalkınma planları yapıldı ve uygulandı- şeriat vergisi ÖŞÜR kaldırıldı –Tekke ve tarikatlar kapatıldı –Eğitim birliği temelinde eğitim parasız hale getirildi ve yaygınlaştırıldı – Halkın kültürel gelişimi ve örgütlenmesi için halk evleri kuruldu – köy aydınlanması ve toprak sorununu çözme amacıyla köy enstitüleri planlandı ve sonra uygulandı – Millet mektepleri açıldı, okuma-yazma seferberliği ülkenin her yanına yayıldı – Fikir ve sanat eserlerini koruma yasası çıkarılarak, tarihsel ve kültürel değerler koruma altına alındı – Medeni Kanun kabul edilerek vatandaşlık hakları yerleştirildi – Yeni ticaret yasası çıkarıldı çağdaş ticari kurumlar kuruldu – Soyadı yasası çıkarıldı – Ulusal bankacılık geliştirildi, İş Bankası, Emlak Bankası kuruldu – Türk Tarih ve Türk Dil kurumları kurularak, ulusal tarihe ve Türkçe’ye sahip çıkıldı –Uluslararası takvim ve saat kabul edildi – Kabotaj hakkı ulusallaştırıldı, yerli üretim gümrük korumasına alındı – Arapça yazıdan vazgeçildi, latin alfabesi getirildi – Toprak yasası çıkarılarak aşiretlerin bir kısım arazileri kamulaştırılıp, yoksul köylülere dağıtıldı –Kılık kıyafet yasasıyla peçe, çarşaf, sarık, fes vb. kaldırıldı. Ağırlık ve mesafe ölçüleri uluslararası standartlara getirildi, okka, dirhem, arşın vb yerine kg., gr. Metre vb. kabul edildi –Enerji santralları, barajlar, şeker, çimento ve tekstil fabrikaları kuruldu – Hafta tatili Cuma’dan Pazar’a alındı – Ordu modernleştirildi – Kadın hakları geliştirildi, seçme seçilme ve çalışma hakları getirildi – Kültürel gelişme devlet desteğine alındı, Devlet Tiyatro, Bale ve Operası kuruldu – Yeni üniversiteler açıldı – Büyük adli reformlar yapıldı, şeri mahkemeler kapatıldı, çağdaş hukuk kurumları getirildi, mecelle kaldırıldı – Defin ve mezarlık işleyişi şeriat adetlerinden kurtarıldı – Madenler devletleştirildi – Ormanlar ve göller kamulaştırıldı ve korumaya alındı – Gerici ve ayrılıkçı isyanlar bastırıldı – Barışçı dış politika egemen kılındı, özellikle komşu ülkelerle dostça ilişkiler geliştirildi – Duyun-u Umumiye borçları düzenli olarak ödendi – Karşılıksız para basılmadan, denk bütçe her yıl gerçekleştirildi – Halk sağlığı ve kitle sporu geliştirildi, hastaneler, hemşire okulları ve spor tesisleri yapıldı – Türk tarihinin ilk nüfus sayımı yapıldı – Toprak envanteri çıkarıldı, kadastro örgütü kuruldu – Sivil havacılık geliştirildi, uçak sanayi yatırımlarına özel önem verildi – İletişim yatırımları yapıldı, Radyo ve Telgraf ve Telefon işletmeleri kuruldu, devlet posta örgütü yeniden yapılandırıldı.

Mustafa Kemal 10 Eylül 1922’de İzmir’e girerken, “Bir rüya görmüş gibiyim” (356- “Ergenekon” Yakup Kadri Karaosmanoğlu, ak. Şevket Süreyya Aydemir “Tek Adam” Remzi Yayınevi, 1983, 8. Baskı, 3 cilt, sf. 11) demişti. Bunca iş yapıldıktan sonra aynı sözleri artık çoğul ekiyle bütün Anadolu halkı söylüyordu.

(Metin Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1. Basım, Aralık 1999, S. 375)

1923-1938: Cumhuriyet Ekonomisi

Türkiye Büyük Millet Meclisinin 3. toplanma yılı 1 Mart 1922’de yapılan oturumla başladı Bu oturumun önemi, devam eden savaşın kaderini belirleyecek kararların alınması değil, Ankara Hükümeti’nin, savaştan sonra uygulayacağı ekonomik programların temel tercihlerinin görüşülmüş olmasıydı. Savaşın henüz bitmediği bir dönemde ekonomik sorunların ele alınması, moral yükseltici taktiksel bir yaklaşım değildi. Savaşın ibresi artık Türklerden yana dönmüştü. Düşmanın Anadolu’dan kesin olarak atılması için Ordu hazırlanıyor, eksikleri gideriliyor ve ‘taarruza’ göre konuşlandırılıyordu. İngiliz ve İtalyanlar Kuvayi Milliye yönetimindeki toprakları boşaltmış, Ankara Antlaşması uyarınca Fransızlar çekilmişlerdi. Sovyetler Birliği ile Kars Antlaşması imzalanmıştı. Ankara bir yandan ‘büyük taarruza’ hazırlanırken diğer yandan yeni devletin, ekonomik kalkınma için izleyeceği yolu belirliyordu.

Mustafa Kemal, o gün yaptığı meclisi açış konuşmasında ileride devlet politikası haline gelecek olan, ekonomik görüşlerine geniş yer ayırmıştı. Geçmişten çıkarılan dersler, var olan durum ve geleceğe dönük temel yönelmeler bu konuşmada açık bir biçimde özetlenmiştir. Mustafa Kemal şunları söylüyordu: “Türkiye’nin sahibi ve efendisi kimdir? Bunun cevabını derhal birlikte verelim; Türkiye’nin gerçek sahibi ve efendisi, gerçek üretici olan köylüdür. O halde, herkesten daha çok refah, saadet ve servete hak kazanan ve layık olan da köylüdür. Bu nedenle Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin izleyeceği yol, bu temel amacın sağlanması yönünde olmalıdır. Köylünün çalışması sonunda elde edeceği emek karşılığını, onun kendi yararına olmak üzere yükseltmek, ekonomi politikamızın esas ruhudur. Özellikle tarım ürünlerimizi, benzeri yabancı ürünlere karşı korumamıza engel olarak, milletimizi bugünkü ekonomik yoksulluğa mahkum eden kapitülasyonların yarattığı acıklı durumu, sizlere hatırlatmadan geçemeyeceğim. Bilindiği gibi, memleketin ekonomik durumu ve ekonomik kuruluşlarınız, dış ülkeler tarafından sarılmış bir halde bulunuyordu. Özel ekonomik teşebbüsler serbest Pazar ekonomisi içinde rekabet edebilecek güçlü seviyeye varmamıştı. Tanzimat’ın açtığı serbest ticaret devri, Avrupa rekabetine karşı kendini koruyamayan ekonomik yaşantımızı, yine ekonomik yönden, kapitülasyon zinciriyle bağladı. Ekonomik alandaki özel değerler ve kuruluşlar yönünden bizden çok kuvvetli olanlar memleketimizde bir de fazla olarak imtiyazlı durumda bulunuyorlardı. Kazanç vergisi vermiyorlardı. Gümrüklerimizi ellerinde tutuyorlardı. İstedikleri zaman istedikleri eşyayı, istedikleri şartlar altında memleketimize sokuyorlardı. Bu nedenlerle ekonomik yaşantımızın bütün bölümlerinin mutlak hakimi olmuşlardı. Bize karşı yapılan bu rekabet, gerçekten çok gayri meşru, gerçekten çok ezici idi. Rakiplerimiz bu biçimde, endüstrimizin gelişme olanaklarını yok ettiler. Aynı zamanda tarımımızı da zarara uğrattılar. Ekonomik ve mali gelişmemizi engellediler. Türkiye için ekonomik yaşantımızı boğan kapitülasyonlar artık yoktur ve olmayacaktır (o tarihte kapitülasyonların kaldırıldığına ait uluslararası bir anlaşma olmamasına karşın, Ankara Hükümeti bunları tanımama kararı almıştı –y.n.)

Ekonomi politikalarımızın önemli amaçlarından biri de; toplumun genel yararını doğrudan doğruya ilgilendirecek kuruluşlar ile, ekonomik alandaki teşebbüsleri, mali ve teknik gücümüzün ölçülerine uygun olarak devletleştirmektir. Yerli ürünlerimizin yurt içinde kullanılmasını yaygın hale getirmek amacıyla, gümrük konusunda, yerli mallarımızın korunmasını sağlayacak usullerin uygulanmasına başlanmıştır. Ormanlarımız, maden hazinelerimiz, dokuma sanayimiz korunacaktır. Çalışanların yaşam düzeyini yükseltecek olan, Zonguldak İşçi Kanunu; Anadolu’da genel taşıma işlerini kolaylaştırmak için, otomobil ve kamyon işleteceklere dair yönetmelik; cephedeki asker ailelerine yardım esaslarını da içeren, tarım mükellefiyeti yönetmeliği; köylüye tohumluk dağıtımı ile Ziraat Bankası aracılığıyla modern tarım araç ve gereçlerinin uygun fiyatlarla dağıtılmasını öngören meclis kararları çıkarılmıştır.

İnşaat, kuruluş ve işletme yönünden, bugünkü mali gücümüzü aşan ve büyük sermaye isteyen bayındırlık işlerinde, yabancı sermayeden, gerektiğine göre yabancı uzmanlardan yararlanmak, memleketimizin menfaati, imarı ve milletimizin saadet ve refahını kısa zamanda sağlama açısından gerekli görülmektedir. Durum böyle olmakla beraber, burada da üreticilerin ve işçilerin genel yararı dikkatle göz önünde bulundurulacaktır. Her şeyden önce milli amacımız olan bağımsızlığımızı sağlamaya ulaşmaktan başka bir şey düşünemeyiz. Bu nedenle bizce önemli olan mali gücümüzün bu sonucu sağlamaya yeterli olup olmayacağıdır. Memleketimizin kaynakları, milli davamızın güvenle sonuçlandırılmasına yeterlidir. Milli gücümüz, dış devletlerden borç dahi almadan, fakirane olmakla beraber, memleketi yönetebilecek ve amacına ulaştırabilecek durumdadır. Bununla beraber ben, yalnızca bu gün için değil özellikle gelecek yıllarda devletin, memleketin refahını sağlama açısından, mali bağımsızlığımıza büyük önem veriyorum. Bizim bugünkü uğraşımızın amacı tam bağımsızlıktır. Tam bağımsızlık ise ancak, mali bağımsızlık ile gerçekleşebilir. Bir devletin maliyesi bağımsızlıktan yoksun olursa, o devletin yaşantısını sağlayan bütün bölümlerinde bağımsızlık, felce uğramış değmektir. Mali bağımsızlığın korunması için ilk şart, bütçenin ekonomik bünye ile denk ve uygun olmasıdır. Bu nedenle, devletin bünyesini yaşatmak için, başka kaynaklara başvurmadan, memleketin kendi gelir kaynaklarıyla yönetimini sağlayacak çare ve tedbirleri bulmak, gerekli ve mümkündür. Bu nedenle, mali konulardaki uygulamamız, halkı baskı altına almadan, onu zarara sokmaktan kaçınarak ve mümkün olduğu kadar yabancı ülkelere muhtaç olmadan, yeteri kadar gelir sağlama esasına dayanmaktadır. Şu anda yararlanılamayan gelir kaynaklarından yararlanmak ve halkın isteklerini karşılamayı kolaylaştırmak için, bazı maddeler üzerine tekel koymak zorunlu görülmektedir.

Az zamanda olağanüstü bir çalışma yapma zorunluluğu ile karşı karşı karşıyız. Bu zorunluluğun yerine getirilmesi bugünkü mali gücümüzü aşmaktadır. Bu nedenle hükümetimizin diğer uygar devletleri gibi dış borç anlaşmaları yapma zorunluluğu vardır. Ancak, dışarıdan alınan borç paraları; şimdiye kadar Bab-ı Ali’nin yaptığı biçimde, ödemeye zorunlu değilmişiz gibi; üretici bir yatırıma dayanmaksızın, boşu boşuna harcayıp tüketerek, devlet borçlarımızın yükünü arttıracak ve mali bağımsızlığımızı tehlike karşısında bırakacak bir uygulamaya kesin olarak karşıyız. Biz, memlekette halkın refah düzeyini yükseltecek, imarı ve üretimi arttıracak ve gelir kaynaklarımızı geliştirmeye yararlı olabilecek yöndeki dış borçlanmadan yanayız.”(357- “Gazi Mustafa Kemal Paşa, 1 Mart 1922, TBMM Zabıt Ceridesi”, ak. Prof. Dr. Ferudun Ergin “Atatürk Zamanında Türk Ekonomisi” Yaşar Eğitim ve Kültür Vakfı Yayınları, No: 1, 1977, sf. 11)

(Metin Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1. Basım, Aralık 1999, S. 379)

Mustafa Kemal’in 1 Mart 1922 Meclis konuşmasından bölümler halinde aktardığımız görüşleri, 1938 yılına dek uygulanmış ve bu uygulamalar bir çok ülke tarafından örnek alınmıştır. Açıklanan görüşlerin, titizlikle yapılan inceleme, gözlem ve araştırmalara dayalı olduğu açıktır. Yapılan tercihler, günün özel koşullarının doğurduğu, geçici nitelikteki siyasal-ekonomik yönelmeler değildir; bağımsızlığına kavuşan geri bir ülkenin, gerçek kurtuluşunu sağlamak için izlemesi gereken yolu gösteren ve evrensel boyutu olan belirlemelerdir. Bu görüşler, geçmişin deneyimlerini geleceğe yönelik sonuçlar haline getiren devrimci ve bilimsel nitelikli bir ekonomi-politik dersi ve az gelişmiş ülkelerin evrensel kurtuluş bildirgesi gibidir.

Mustafa Kemal Atatürk, kalkınma ve ekonomik büyüme konusundaki görüşlerini, her fırsatta dile getirmiş ve zamanın önemli bölümünü bu konulardaki çalışmalara ayırmıştır. Bu nedenle konuyla ilgili aktarılması gereken bir çok konuşma ve yazışma vardır. Bunların tümüne değinmek, bu kitabın kapsamını aşacaktır. Ancak 1 Mart 1922’den bir yıl sonra, henüz Cumhuriyet ilan edilmemişken, 17 Şubat 1923 günü İzmir’de başlayan İktisat Kongresinin açılışında yaptığı konuşmadaki görüşlerine değinmekte yarar var: “Tarih, milletimizin, gerilime ve yıkılma nedenlerini araştırırken, birçok politik, askeri ve sosyal nedenler bulmakta ve saymaktadır. Kuşkusuzdur ki, bütün bu nedenler, sosyal gerçekler olarak toplum üzerinde etkilidirler. Ancak, bir milletin doğrudan doğruya yaşantısı ile ilgili olan, o milletin ekonomik durumudur. Tarihin tecrübe süzgecinden arta kalan bu gerçek, bizim milli yaşantımızda ve milli tarihinizde de kendisini tam olarak göstermiştir. Türk tarihi incelenecek olursa, gerileme ve yıkılma nedenlerinin, ekonomik problemlerden başka bir şey olmadığı derhal anlaşılır. Bu nedenle yeni Türkiye’mizi, layık olduğu uygarlık düzeyine eriştirmek için, her ne olursa olsun, ekonomimizi birinci planda tutarak, en çok bu konuya önem vermek zorundayız. Efendiler, kılıçla fetih yapanlar, sabanla fetih yapanlara yenilmeye ve sonunda yerlerini terketmeye mahkumdurlar. Kılıç kullanan kol yorulur; fakat saban kullanan kol, her gün daha çok kuvvetlenir ve her gün daha çok toprağa sahip olur. Toplumsal yaşamını sağlama yeteneğinden yoksun bir devlet, bağımsız olabilir mi? Osmanlı ülkesi, yabancıların sömürgesinden başka bir şey değildi. Osmanlı halkı, Türk milleti esir durumuna düşürülmüştür. Bu sonuç, milletin kendi düşünce özgürlüğü ile egemenliğine sahip bulunamamasından, şunun bunun elinde oyuncak edilmesinden doğmuştur. (358- a.g.e.)

Tam bağımsızlık için şu ilke vardır. Milli egemenlik, ekonomik egemenlik ile pekiştirilmelidir. Bu kadar büyük amaçlar, bu kadar kutsal ve ulu hedeflere, kağıtlar üzerinde yazılı genel kurallarla, istek ve hırslara dayanan buyruklarla varılamaz. Bunların, bütün olarak gerçekleşmesini sağlamak için, tek kuvvet, en kuvvetli temel: Ekonomik güçtür. Kanunlarımıza uymak şartıyla, yabancı sermayeye gerekli olan teminatı vermeye her zaman hazırız. Yabancı sermaye çalışmalarımıza eklensin ve bizim ile onlar için, yararlı sonuçlar versin. Geçmişte, Tanzimat devrinden sonra yabancı sermaye, üstün hakları olan bir yere sahipti. Devlet ve hükümet, dış yatırımların jandarmalığından başka bir şey yapmamıştır. Her yeni millet gibi Türkiye bunu uygun bulamaz. Burasını esir ülkesi yaptırmayız. (359- “Atatürk’ün 1 Mar 1922 Meclis Konuşması”, ak. Prof. Dr. Afet İnan “Devletçilik İlkesi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Birinci Sanayi Planı” 1933, Türk Tarih Kurumu Yayınları, XVI. Seri Sa. 14, Ankara 1972, sf. 29-34)

Kesin, yüksek ve başarılı askeri zaferimizden sonra dahi, bizi (Lozan’da –y.n.) barışa kavuşmaktan alıkoyan neden, doğrudan doğruya ekonomik nedenlerdir, ekonomik anlayıştır. Çünkü bu Devlet, ekonomik egemenliğini sağlayacak olursa; o kadar güçlü bir temel üzerinde yerleşmiş ve yükselmeğe başlamış olacaktır ki, artık bunu yerinden kımıldatmak mümkün olamayacaktır. İşte düşmanlarımızın, gerçek düşmanlarımızın olur diyemedikleri, bir türlü kabul edemedikleri budur…”(360- “Mustafa Kemal Atatürk’ün İzmir İktisat Kongresini Açış Nutku”, a.g.e. sf. 34-45)

Toplumsal kalkınma için belirlenen teorik çerçeve, hiç gecikmeden uygulamaya sokuldu. Kurtuluş Savaşı içinde, bir yandan cephelerde savaşılıyor, diğer yandan, cephe gerisinde sosyal, ekonomik ve mali sorunlarla uğraşılıyordu. Savaş kazanıldığında, kafalarda geleceğe yönelik coşkulu umutlar, yüreklerde sınırsız bir ülke ve halk sevgisi vardı, ama elde avuçta hiç birşey yoktu. Bir yandan acil çözüm bekleyen dağ gibi sorunlar, diğer yandan halkın umut bağladığı, bilgi ve inançlarında başka şeyleri olmayan bir avuç devrimci insan vardı. Bütün dünya özellikle de mağlup edilen Batı Avrupa ülkeleri, adeta nefeslerini tutmuş, Ankara’nı ne yapabileceğini (daha doğrusu yapamayacağını) merakla bekliyordu. Ülkenin içinde bulunduğu koşulları biliyorlar ve Mustafa Kemal’in, söylediklerini yapma konusunda hiç şansının olmadığını düşünüyorlardı. İngiliz New Conventional gazetesi bunun için, sanayi ve ticarette yeteneksiz bir halka sahip, sermayeden yoksun Türkiye’nin, bağımsızlığının pek kısa süreceğini ve savaş öncesindeki ekonomik bağımlılık ilişkilerinin çok geçmeden yeniden oluşacağını söylüyordu. 71

(Metin Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1. Basım, Aralık 1999, S. 382)

Göçmen ve İskan Sorunları

Mustafa Kemal, Cumhuriyetin ilanından bir gün önce, 28 Ekim 1923 günü, bütün İslam ülkelerine ve dünya müslümanlarına yayınladığı bildiriyle, bu ülkelerden ilk ve son kez yardım isteğinde bulundu. Batı Trakya’da çok zor durumda olan ve sürekli Türkiye’ye göç eden müslüman Türkler için aracılık yaptığını söylüyor ve bunlara yardım edilmesini rica ediyordu. “Kardeşler, Türk ulusu ne kadar olanak sahibi olursa o olanaklar yine de yetmez. Savaş sırasında, Türkiye’de ayak bastıkları bayındır yerleri yıkıntı haline getiren Yunanlılar şimdi de; hırslarına ve cinayetlerine yönetimleri altında bulunan 600 bin müslümanı seçmişlerdir. Bu insanları buralara yerleştirmeye, yer yurt bulmaya çalışan Türkler, 600 bin kişiye ekmek vermeye, onların yok olmalarını önlemeye çalışmaktadırlar, bunun için İslam aleminin insanlığına başvuruyor…”(361- “Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri” 4. Cilt, sf. 513-514, 28.10.1923, ak. Seyfettin Turan “Atatürk’te Konular Ansiklopedisi” Yapı Kredi Yayınları, 1993, 2. Baskı, sf. 2-6)

Cumhuriyet Hükümeti kuruluşunun hemen başında dev boyutlu bir göçmen ve iskan sorunuyla karşı karşıya kalmıştı. Ermeniler 1915’te ülkeyi terk ederken her yeri yakmışlardı. Doğuda yüzlerce kasaba, köy ya da mahalleden geriye sadece yangın yerleri kalmıştı. Aynı şeyi Yunanlılar da yaptı. Yunan ordusu çekilirken Kocaeli, Bilecik, Bursa, Balıkesir, Kütahya, Afyon ve Denizli’yi değişik oranlarda tahrip etmişti. Uşak’ın üçte biri yakılmıştı, Manisa’nın durumu daha kötüydü. İzmir yıkılmıştı. Türk ordusu ile birlikte İzmir’e doğru gelen Halide Edip Adıvar, 3 Eylül 1922 günü Alaşehir’de şunları görüyor: “Şehir bir kül yığını. İnsanların ve öküzlerin güçlükle çektikleri top arabaları arasından geçiyoruz. Ne Yunanlılar, ne de biz ölülerimizi gömmeğe vakit bulamamıştık. Türk ordusu, Türk şehirlerini yanmaktan kurtarmak için var hızıyla koşuyor! Yunan ordusu da yaptığı yangınlardan, cinayetlerden kaçıyor! Hiç birisi öbür tarafa zerrece merhamet göstermiyor. Halk darmadağınık. Kadınlar akıllarını kaybetmişler gibi, yerdeki taşları tırnaklarıyla kazıyorlar. Cehennem dünyaya inmiş sanki! Gözlerimi, kirpiklerimi örten tozdan etrafı göremiyorum. Alaşehir’i daima yanık insan kokusu gelen bir film gibi hatırlarım. (362- “Türk’ün Ateşle İmtihanı” Halide Edip Adıvar, sf. 282, ak. Şevket Süreyya Aydemir “Tek Adam” Remzi Kitapevi, 8. Baskı 1981 sf. 543)

Savaş süresince 830 köy tümüyle, 930 köy kısmen yıkılmıştı. Yakılan bina sayısı 114 408 ve hasara uğrayan bina sayısı 11 404 idi. (363- “Atatürk Zamanında Türk Ekonomisi” Prof. Dr. Ferudun Ergin, Yaşar Eğitim ve Kültür Vakfı Yayınları, No: 1, sf. 25) Evlerini ve hayvanlarını kaybeden, ürün kaldıramayan ve sefalet içindeki bu insanlara, barınacak ev, yiyecek yemek, çalışacak ortam yaratılması gerekiyordu. Sorun Anadolu’daki yoksunluklarla bitmiyordu. Lozan antlaşması gereğince Batı Trakya ve Yunanistan’dan gelenler, Balkan Savaşları ve Rus Devriminden kaçanlarla birlikte Türkiye’ye, 166 881 aileden oluşan 709 322 göçmen gelmişti. (364- a.g.e. sf. 19-20) Tüm Türkiye nüfusunun %6,5’ni tutan bu miktar nüfusa oranla bir ülkeye yapılan en büyük göç olayıydı. Bu miktarlara, Anadolu’da evsiz, yurtsuz kalmış insanlar ve 118,2 milyon liralık devlet bütçesinin zavallılığı da eklenince, sorunun boyutları daha iyi anlaşılacaktır. Para yoktu ama para olsa bile bu kadar konutu yapacak, malzeme ve yetişmiş insan gücü de yoktu. Köyleri değil, kasabaları birbirine bağlayan karayolu bulunmuyordu. Bürokratik eksiklikler ve örgütsüzlük, merkezi kararların yaşama geçirilmesine olanak vermiyordu. Genç Cumhuriyet daha kurulur kurulmaz olağan ve olağanüstü her türlü imkanı kullansa bile ‘üstesinden gelemeyeceği’ bir sorunla karşılaşmıştı.

(Metin Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1. Basım, Aralık 1999, S. 384)

Gelenlere ve evleri yıkılmış olanlara, yiyecek ve giyecek sağlandı. Felakete uğrayanlara ordunun hayvanları dağıtıldı. Gıda stokları tohumluk olarak verildi. Ziraat Bankası başta olmak üzere, bir kısım kuruluşlardan parasal yardım sağlandı. Şehirli ailelerin yakılan evlerine karşılık, devlet binaları ayrıldı. Toplam nüfusu 38 030 olan 6 538 aile, yeni konuta kavuşturuldu. Göçmenlere 7 618 ton gıda, 22 501 çift öküz, 27 501 adet tarım alet ve makinası dağıtıldı. Kırsal alanda 19 279 ev tamir edildi, 4 567 ev yeniden yapıldı. 66 yeni köy kuruldu. 6 321 parça arsa ve 1 milyon 567 bin dönüm tarla, bağ ve bahçe verildi. (365- a.g.e. sf. 19-20) Bunlar o günün ölçülerine göre büyük miktarlardı. Göçmen sorunları uzun ve özenli bir çalışma sürecinden sonra, 10 Temmuz 1945’de çıkarılan bir yasa ile kesin olarak bitirilecektir.

Köylülük ve Tarım Sorunları

Cumhuriyet Hükümeti tarım alanında gelişmeyi sağlayacak, köylülüğü kalkındıracak ve toprak sorununu çözecek bir dizi uygulamaya girişti. “Köylü efendimizdir” söylemi popülist bir söylem değildi. Ancak toprak sorunu da kanun ve kararnamelerle bir çırpıda çözülecek sorunlardan değildi. Sanayileşmede olduğu sürece gereksinimi vardı. Köylülüğe egemen olan gerilik, onları toprak talep edecek noktaya bile getirmemişti. Toprağı işleme olanakları yoktu. Ne tohumluğu, ne pulluğu hatta ne de sabanı çekecek bir çift öküzü bile bulunmuyordu. Bir yasayla, köylüye tapu dağıtmak sorunu çözmeyecek aksine yeni sorunların ortaya çıkmasına neden olacaktı. Bu nedenlerle eldeki tüm olanaklar kullanılarak, köylülüğün kalkındırılmasına çalışıldı. Köy aydınlanmasını sağlayacak ve toprak devrimini gerçekleştirecek kadroları yetiştirecek köy enstitüleri dışında, acil olarak birçok somut adım atıldı. Öncelikle, tarımda yetişmiş uzman kadro yokluğu nedeniyle bu kadroların hızlı bir biçimde yetiştirilmesine gidildi. Tüm ülkede Batı’lı anlamda eğitim görmüş sadece 20 tarım uzmanı bulunuyordu. Halkalı’da bir tarım yüksek okulu Bursa’da da bir orta dereceli tarım okulu vardı. Tarım yöntemleri çok ilkeldi. Makinalı tarıma hiç girilmemişti. Ülke topraklarının çok azı tarıma açılabilmişti. Tarımın verimliliği tamamen doğa koşullarına bağlıydı. Sulu ziraat, gübreleme, zararlı mücadelesi vb. yöntemler bilinmiyor, dolayısıyla uygulanmıyordu. Eşkiyalık köylüyü çok rahatsız ediyor ve ayağa sığınma eğilimini yaygınlaştırıyordu. Ürünün onda birini oluşturan ÖŞÜR köylü üzerinde bir baskı ve eziyet aracı idi.

Bu vergiyi toplayan mültezimler köylünün baş belası haline gelmişlerdi. Onda birlik oran kimi yerde keyfi olarak beşte bire kadar çıkarılıyordu. Ürün öncesi borçlanma, tefecilik, kanayan yara halindeydi. Yol ve hayvan vergisi de köylüyü huzursuz ediyordu. Bu veri ya nakit veya iş gücüyle, çalışarak ödeniyordu. Geçimini hayvancılıkla sağlayan göçerler ve küçük çiftçilerin yıllık gelirleri, olumsuz yıllarda, vergiyi ödeyemez düzeyde kalıyordu. Köylüler, hayvanlarını vergi tahsildarlarından kaçırmak için çoğu kez sınır ötesine götürüyor, daha sonra geri getiriyorlardı.

Bu olumsuz koşullarda, uygulanan doğru politikalarla sağlanan sonuçlar, olağanın ötesindedir. Örneğin üretilen bugğday halkın tüketimine yetmiyordu ve buğday dış ülkelerden alınıyordu. 1925 yılında 1,9 milyon liralık (1924 de 1 Amerikan doları = 187 kuruş) buğday ithal edilmişti. Ancak 1930 yılında üretim artık buğday ithaline gerek kalmayacak düzeye çıkarılmıştı. Uygulanan tarım politikalarıyla kısa zamanda ciddi gelişmeler sağlandı. Tütün üretimi 1922 yılındaki 20 544 tondan 1927 de 64 393 tona, üzüm 37 400 tondan 40 000 tona, pamuk 20 000 tondan 120 000 tona çıkarıldı. (366- “Ali İktisat Meclis Raporları”, ak. Prof. Dr. Ferudun Ergin, Yaşar Eğitim ve Kültür Vakfı Yayınları, No: 1, sf. 25)

Tarımı geliştirmek için genç Cumhuriyet Hükümeti ilk elden, şu tedbirleri aldı; 716 sayılı yasayla, 1923-1934 yıları arasında topraksız köylülere 6 787 234 dönüm tarla, 157 422 dönüm bağ, 169 659 dönüm bahçe dağıtıldı. 14 Haziran 1934’de, hükümetin toprak dağıtımında yetkilerini arttıran yeni bir yasa çıkarıldı. Bu yasadan sonra 1938 e kadar yine topraksız köylü ve göçmenlere 2 999 825 dönüm daha toprak dağıtıldı. (367- “Türkiye’de Toprak Meselesi” Prof. Suat Aksoy, Gerçek Yayınları, 1971, sf. 58) Köylünün ürün öncesi nakit sıkıntısını gidermek için Ziraat Bankası devreye sokuldu ve birbirine kefil olma kabul edilerek çiftçilere kredi kolaylıkları sağlandı. Çiftçi kredi faizleri düşürüldü, vergiden muaf tutuldu. Kooperatifçilik teşvik edildi. Rehinli avans ve ürün karşılığı avans işlemleri genişletilerek devlet denetimine alındı. Fiyatların düşük olduğu bölgelerde destekleme alımları yapıldı. Yurt dışına ziraat eğitimi görmek için elemanlar gönderildi. Ziraat memurları, öğretmenler hızlandırılmış kurslarla köylüye bilgi götürecek tarım teknisyenleri haline getirildiler. Tohum ıslah istasyonları, devlet bütçesine yük olmadan ayakta kalacak ve modern tarımcılığı uygulayacak örnek devlet çiftlikleri ve fidanlıklar kuruldu. Zirai hastalıklara karşı mücadele açıldı. Tarımda makina kullanımı teşvik edildi. Köylüye pulluk dağıtıldı. Meteoroloji istasyonları açıldı. Yüksek Ziraat Enstitüleri kuruldu. (368- “Onuncu Yıl Raporu, (1923-1933)”, ak. Prof. Dr. Ferudun Ergin, Yaşar Eğitim ve Kültür Vakfı Yayınları, No: 1, sf. 25) Topraksız köylü bırakmamak Cumhuriyetin temel hedeflerinden biri haline getirildi. 14 Haziran 1934’ çıkarılan bir yasayla, hükümetin toprak dağıtımı yetkisi artırıldı. 24 Haziran 1938’de Toprak Mahsulleri Ofisi kuruldu. Toprak sorununun köklü çözümü için, toprak devriminde görev alacak ve köy aydınlanmasını sağlayacak Köy Enstitüleri kuruldu. 1944 yılında radikal çözüme yönelen kapsamlı bir Toprak Yasası çıkarıldı. Ancak, Köy Enstitüleri ve Toprak Yasası, 2. Dünya Savaşından sonra Türkiye’ye dayatılan çok particiliği kullanan anti-Kemalist güçler tarafından ortadan kaldırıldı. Türkiye’yi çağdaşlığa ve demokrasiye taşıyacak olan Köy Enstitüleri, kendi gücünü yaratmadan, daha kuruluş aşamasında yok edildi.

Köylü ve tarımcılıkla ilgili tüm çalışmalara Mustafa Kemal, bizzat katılmış, gelişmeleri birinci elden takip ederek bu politikanın yönlendiricisi olmuştur. O’na göre: “Endüstrileşmenin önemi büyük olmakla beraber, Türk ekonomisinin dayanağı yine tarımdır. Politik bilgilerin ve programlı çalışmaların köylere götürülmesi, istenilen hedeftir. Bu hedeflere ulaşmak için ciddi incelemelere dayanan bir tarım politikası saptanmalıdır. Her köylünün kolayca kavrayacağı bir tarım sistemi uygulanmalı, Ülke’de topraksız köylü bırakılmamalı, çiftçi ailesini geçindiren toprağın, herhangi bir nedenle bölünmemesi sağlanmalıdır. Büyük çiftlik sahiplerinin işletebilecekleri toprak miktarı, bölge nüfusunun yoğunluğuna ve verim derecesine göre sınırlandırılmalıdır. Tarım işletmelerini koruyucu tedbirler vakit geçirilmeden alınmalı. Ülke iklim, su ve toprak verimi bakımından tarım bölgelerine ayrılmalı ve bu bölgelerin her birinde köylülerin gözleriyle görebilecekleri, çalışmalarına örnek olabilecekleri modern ve uygulamalı tarım merkezleri kurulmalıdır. Devlet üretme çiftlikleri, kuracakları deneme istasyonları ve atölyeleri ile devlet bütçesine yük olmaksızın, kendi gelirleriyle geçinin bir organizasyon halinde birleştirilmelidir.” (369- “Atatürk’ün Meclis Konuşması” TBMM 1 Kasım 1937, Zabıt Ceridesi, ak. a.g.e. sf. 26)

(Metin Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1. Basım, Aralık 1999, S. 388)

Kemalizm tarımsal gelişme konusunda çok önemli ilerlemeler sağlandı. Çözümü için zamana gereksinim duyulan bu sorunu, doğal olarak tam anlamıyla çözemedi ama, özgün uygulamalarıyla ciddi gelişmeler sağladı. Köy Enstitüleri başta olmak üzere birçok uygulaması yabancı ülkelerce incelendi, örnek alınarak uygulandı. 15 yıllık aktif iktidar döneminde köylülere güven verdi ve onları geleceğe umutla bakan, okumaya ve öğrenmeye istekli bir kitle haline getirdi. Ancak 1945’den sonra başlayan bir süreçle, özellikle ABD’li uzmanların görüş ve istekleri yönünde hareket edilerek Atatürk’ün politikası tarım alanında da yürürlükten kaldırıldı. Modern makinalı tarımın örnek kuruluşları olan ve yoksul köylü çocuklarını tarım teknisyenleri olarak yetiştiren Devlet Üretme Çiftlikleri kapatıldı, Damızlık Hayvan Haraları satıldı, Toprak Malzeme Ofisi örgütleri amacından çıkarılarak gericiliğin merkezleri haline getirildi. Tarım ve tarımsal sorunlar kendi kaderlerine terk edildi.

İmar, Bayındırlık ve Ulaşım

Ankara dahil tüm Anadolu şehir ve kasabaları, hane sayısı fazla köy gibiydiler. Başta İzmir olmak üzere Batı Anadolu şehirleri Yunanlılarca büyük oranda yakılmıştı. Kentlerin hiç birinde, şehircilik kuralları uygulanmamıştı. Sokaklar dar ve düzensizdi. Motorlu araç trafiğine uygun değildi. Evlerin büyük çoğunluğu kerpiçten yapılmıştı. Şehir ve civarları ağaçsızdı. Park, bahçe, yeşil alan kültür ve ticaret merkezleri gibi alanlar, varlıkları bir yana kavram olarak dahi bilinmiyordu. Toz ve çamur sadece kırların değil, şehirlerin de en belirgin ögesiydi. Elektrik, kalorifer, sıhhi tesisat gibi çağın gerekleri hiçbir eve girmiş değildi.

Modern anlamda karayolu ve köprü yoktu. Çoğunlukla toprak olan yollar özellikle kış aylarında aşılması güç çamur çukurları haline gelirdi. Kış aylarında dere ve nehirlerin taşmasıyla bu aylarda ulaşım dururdu. Yol gibi, motorlu araçlar da çok azdı. İç ulaşım o denli zor ve pahalıydı ki, tahıl tarımı yapılan yörelerden yapılmayan yörelere ürün götürülemiyor bu yüzden özellikle sahil kesimlerine dışarıdan buğday getiriliyordu. Ulusal pazarın canlanabilmesi için, Anadolu şehir ve kasabalarının hatta köylerinin acilen, ulaşılabilir hale getirilmeleri gerekiyordu. Oysa hazinede bu işe ayrılacak para yoktu. Soruna çözüm sağlama açısından, 1925 yılında 542 sayılı Yol Mükellefiyeti Kanunu çıkarıldı. Bu kanuna göre; öğrenciler, silah altında bulunanlar, maluliyetleri ispatlanmış yoksullar ve 6 dan fazla çocuğu olanlar dışındaki, 18-60 yaşları arasındaki tüm erkekler, yılda 6-12 gün yol inşaatlarında çalışacaklar ya da, karşılığı olan parayı ödeyeceklerdi. (370- “Türkiye Cumhuriyet Sicilli Kavanini” 1. Cilt, sf. 46, ak. “Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ekonomisi 1923-1978” Akbank Kültür Yayınları 1980, sf. 272)

Mustafa Kemal Sakarya Savaşından altı ay önce karayollarının tespitini yaptırmış, yolların iyileştirilmesi ve Anadolu yaylasını liman şehirlerine bağlamak için çalışmalar başlatmıştı. İki yol ıslah çalışmaları ile köprü, tamir ve yapımına Kurtuluş Savaşı içinde başlanmıştı. 1926 yılına kadar, büyük gayretler harcanarak 27 850 km. yolun, toprak tesviyesi ve stabilize serilmesini, içerecek biçimde tamiri yapıldı.

Demiryolları, Türkiye’nin iç ulaşımına yanıt verecek durumda değildi, dengesiz bir dağılımı vardı. Almanların yaptığı Bağdat demiryolu, Haydarpaşa’dan Gaziantep’e ulaşıyor, sınırı takip ederek, Nusaybin’den yurdu terk ediyordu. İzmir-Aydın arası çok kısa bir yoldu. Anadolu’nun içine giren tek demiryolu, Ankara’ya kadar geliyordu. Doğuyla batı, kuzeyle güney birbirlerine bağlı değildi. Osmanlı’dan devralınan 4 083 km’lik demiryolu bakıma muhtaçtı. Demiryolu köprülerinin çoğu, Kurtuluş Savaşı sırasında ahşapla onarılmıştı. Demiryolu işletmeciliği tamamen yabancıların elindeydi. Bu alanda da yetişmiş Türk teknik kadro yoktu. Kurtuluş savaşından sonra ülkeyi terk eden teknik kadronun yerine çok kısa zamanda Türk teknisyenler ve işletme uzmanları yetiştirildi. Demiryolu işletmeciliğinin kurulması ve millileştirilmesinde elde ettiği başarılarla Behiç Erkin simge bir isim olmuştu.

(Metin Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1. Basım, Aralık 1999, S. 390)

Cumhuriyetin 10. yılına kadar 2 213 km. yeni hat tamamlandı. Kütahya – Bandırma hattı yapıldı. Zonguldak havzası demiryolu şebekesine bağlandı. Doğu ve Güneydoğu’ya yeni hatlar yapıldı. Demiryolu, Kayseri üzerinden Samsun’a, Ulukışla, Diyarbakır ve Erzurum’a ulaştırıldı. İmtiyazlı yabancı demiryolu şirketleri devletleştirilmeye başlandı. 1928’de Anadolu Demiryolları ve Haydarpaşa Limanı, 1929 da Mersin – Tarsus – Adana hattı, 1931’de Bursa – Bandırma hattı devletleştirildi. Satın alınarak devletleştirilen bu hatların uzunluğu 1 929 km. idi. (371- “Onuncu Yıl Raporu, (1923-1933)”, ak. Prof. Dr. Feridun Ergin, “Atatürk Zamanında Türk Ekonomisi” Yaşar Eğitim ve Kültür Vakfı Yayınları, No: 1, 1977, sf. 30)

Bütçe darlığına karşın, Kömürhan Boğazı, Çarşamba, Ortagözü, Manavgat, Aksu Avgonya, Bakırçay ve Silahtarağa köprüleri yapıldı. Bayındırlık Bakanlığından başka, İl Özel İdareleri de çok sayıda köprü ve menfez yaptılar.

Deniz filosunun 1923 yılındaki kapasitesi, yelkenli tekneler de dahil, ancak 34 bin ton idi. Gemilerin çoğu eski ve küçüktü. Yapılmış liman yoktu. Gemiler ya doğal sığınaklardan yararlanıyorlar ya da açıkta durup tüm tehlikeleri göze alarak yolcu ve yük boşaltıyorlardı. Türkiye 8 272 km. ile Avrupa’nın en uzun sahil şeridine sahip ülkeydi ama, deniz taşımacılığında en son sıradaydı. Limanların ve deniz taşımacılığının büyük bölümü yabancı şirketlerin elindeydi. Kabotaj hakkı, yani limanlar arasında yük ve yolcu taşımacılığı hakkı, ulusal devletin tekelinde değildi. Denizcilik konusunda kabul edilen ilk yasa, 1923 yılında 597 sayıyla çıkarılan Türkiye Seyri Sefain İdaresi Yasası’dır. Osmanlı’dan gelen Seyri Sefain İdaresi bu yasayla, daha bağımsız bir bünyeye kavuşturuluyor, yeniden örgütleniyor ve yetkileri arttırılıyordu. Katma bütçeli bir Genel Müdürlük olarak çalışan bu idare, yetenekli ve inanmış yöneticilere kavuşturularak, kısa bir süre içinde üretken bir kamu kuruluşu haline getirildi. İdare, tersaneleri kısa sürede etkin biçimde çalıştırmayı, ticaret filosunun kapasitesini arttırmayı ve Türk liman ve iskeleleri arasında ihtiyaca cevap veren bir işletme kurmayı başardı. 11 Nisan 1926 tarihinde kabul edilen Kabotaj Kanunu’yla, 1 Temmuz 1926 tarihinden sonra geçerli olmak üzere, Kabotaj hakkı ulusallaştırıldı. Bu kara deniz ulaşımının gelişmesinde çok önemli etki yaptı. Tonaj tutarı 1926 yılında 115 bin tona, 1927 yılında da 130 bin tona çıktı. (372- “Cumhuriyet Kuruluşunda Ulaştırma Sektörünün Durumu” “Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ekonomisi 1923-1978” Akbank Kültür Yayınları 1980, sf. 277)

1933 yılında çıkarılan 2048 sayılı yasayla hemen tüm denizcilik faaliyetleri devletleştirildi ve bunların yönetimi devlete ait Seyri Sefain İdaresine verildi. Özel kişilerin, ülke içinde deniz taşımacılığı yapmasına, devletin düzenli posta seferi yapmadığı iskele ve limanlar için izin verildi. 1923-1933 yılları arasında yabancıların elinde bulunan tüm limanlar devletleştirildi. 1937 yılında çıkarılan 3295 sayılı yasayla Denizbank kuruldu ve bu kanunla, özel deniz taşımacılığı tamamen tasfiye edildi. (373- a.g.e. sf.)

Havacılık dünyada yeni gelişmekte olan bir sektör olmasına karşın bu konuya eldeki olanaklar oranında özel önem verildi. İlk sivil havacılık faaliyetleri, 20 Mayıs 1933 tarihinde çıkarılan 2187 sayılı yasa ile başladı. Milli Müdafaa Vekaleti (Savunma Bakanlığı) bünyesinde oluşturulan Hava Yolları Devlet İşletme Dairesi, sivil havacılık çalışmalarını, 5 uçak ve 28 personelle başlattı. (374- a.g.e. sf. 278)

Taşkınların zararlarını önlemek, sulu tarımcılığı geliştirmek ve bataklıkları kurutmak için kanallar, tarla ıslahı ve drenaj tesisleri yapıldı. Nilüfer kanalı 70 bin dönümlük araziyi sel tehlikesinden kurtardı. Bursa, Yalova, Tarsus, Ankara ve diğer yerlerde on binlerce dönüm bataklık suyu drenajla çekildi. Büyük Menderes havzasında geniş bir bölgeyi sulama olanağına kavuşturan bir ıslah projesi hazırlandı ve uygulandı. Ankara’da 12,5 milyon metreküp su toplayan Çubuk Barajı yapıldı. Buradan ve civar kaynaklardan Ankara’ya bol su getirildi. (375- “Atatürk Zamanında Türk Ekonomisi” Prof. Dr. Ferudun Ergin, Yaşar Eğitim ve Kültür Vakfı Yayınları, No: 1, 1977, sf. 30)

1923-1933 Arasında 3500 modern yeni bina yapıldı. İmar faaliyetleri hem yüksek oranda istihdam yaratıyor, hem de yapılan işleri gören halkın moralini yükseltiyordu. Cumhuriyet bütçelerinde en büyük paylar Milli Savunma’dan sonra Bayındırlık Bakanlığına ayrılıyordu.

(Metin Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1. Basım, Aralık 1999, S. 393)

Ankara’nın modern bir şehir haline getirilmesi için olağanüstü çaba harcandı. Ankara o günlerde, kerpiçten evleri, tozlu yolları ve ağaçsız çevresiyle hiç bir sosyal yaşamı olmayan büyük ve yoksul bir köy durumundaydı. Amerika’dan getirilen bir mimar: “Burada şehir kurmaya ne gerek var bir gökdelen yapayım olsun bitsin”(376- a.g.e, sf. 31) demişti. Prof. Jonsen’e yaptırılan imar planı bütün spekülatif baskılara karşın, Atatürk’ün özel ilgisi sayesinde, fazla ödün verilmeden uygulandı. Yapılan binalarda kalorifer, telefon, sıhhi tesisat, elektrik ve havagazı yaygın olarak kullanıldı. Binlerce dönüm arazi üzerine, yüzbinlerce ağaç dikildi. Şehirde, geniş yollar, meydanlar ve yeşil alanlar yaratıldı. Eski ve tozlu bir kasaba olan Ankara’dan, caddeleri günde bir kaç kez süpürülen ve sulanan, ara sokakları bahçeli villalar arasında uzanan har karış boş kent arasında, çim-ağaç-çiçek yetiştirilen ve ciddi düzeyde herhangi kentsel bir problem olmayan, uygar bir kent yaratıldı.

Toplum Sağlığında Atılımlar

Mustafa Kemal 1 Mart 1922 günü TBMM’nin 3. Toplantı yılını açış konuşmasında şunları söylüyordu: “Ulusumuzun sağlığının korunması ve daha sağlıklı hale getirilmesi, ölüm oranlarının düşürülmesi nüfus artışının sağlanması, sosyal rahatsızlıkların ve salgın hastalıkların etkisiz hale getirilmesi, böylelikle ulusun daha dinç ve çalışmaya yetenekli duruma getirilmesi amacımızdır. 1920 yılında 260 hekim çalışıyordu. Bu sayı bir yıl içinde 312’ye çıkarıldı. 50 kadar daha hekim bulunarak hekimsiz ilçelere gönderilecektir. Salgın hastalıklara karşı en kesin önlem olan aşılar, artık ülkemizde üretiliyor. Üç milyon küsür çiçek aşısının Sivas’ta üretildiğini belirtmek bu konuda bir fikir verebilir. Ülkenin sıtmalı kesimlerinde yeterli bitkinin dağıtımı yapıldı. Frengi afeti için mümkün olan harcama yapıldı. Sosyal hastalıklarla mücadelenin daha etkili ve yaygın olması için gerekli hazırlıklar yapıldı.” (377- “Atatürk’ün 1.3.1922 tarihli Meclis Açış Konuşması” “Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri” 1. Cilt sf. 216 – 217, ak. Seyfettin Turan “Atatürk’te Konular Ansiklopedisi” Yapı Kredi Yayınları, 2. Baskı, 1995, sf. 446) Bir yıl sonra 1 Mart 1923 günü, Meclis’in 4. Toplantı yılını açarken yaptığı konuşmada: “Geçen yıl ülke çapında görevlendirilen hekim sayısı 337 ve sağlık memuru sayısı da 434’dü. Ülkenin ihtiyacını karşılamaktan çok uzak olan bu sayıların bu yıl arttırılabilmesi için bir ölçüde ülkenin uzak kesimlerinde maaşların yükseltilmesi, askeri hekimlerin bir kısmının ordudan ayrılarak sivil alacaklara zorunlu hizmet yükümlülüğü getirilmesi ve tıp fakültelerinde öğrenci sayısının arttırılması gibi önlemler düşünülmektedir. 1921 yılında üç milyon kişilik çiçek aşısı üreten Sivas’taki aşı kuruluşu, geçen yıl beş milyon kişilik çiçek aşısı, 537 kilo kolera, 477 kilo tifo aşısı üretmiş ve bu aşılar tümüyle halka uygulanmıştır. Halen İstanbul ve Sivas’ta bulunan ve her biri bakteriyoloji, kimyahane, aşı merkezi ve kuduz tedavi bölümlerinden oluşan sağlık merkezlerinden üçüncüsünün de bu yıl, Diyarbakır’da kurulması ve böylelikle hizmeti uzaklara taşımanın sakıncalarının ortadan kaldırılması kararlaştırılmıştır. Bulaşıcı hastalıklara karşı önemli savaşım yollarından olan tıbbi temizleme, yüksek ısıda mikroptan arındırmada kullanılan araçların sayısı arttırılmakta, düşman tarafından tahrip edilenler onarılmakta, eldekiler de iyileştirilmektedir. Bu çalışmalar sonucunda Afyonkarahisar, Eskişehir ve Niğde tıbbi temizleme merkezleri faaliyete geçecektir. Kapitülasyonların eylemli olarak ortadan kaldırılmasının sonucu olarak uluslararası bir yönetim olmaktan çıkarılarak doğrudan doğruya Bakanlığın birimlerinden biri haline getirilen sağlık karantinası işleri de çok zor koşullarda teslim alınmış olmasına karşın başarıyla sürdürülmekte ve yürütülmektedir. Sinop ve Urla karantina merkezlerinin yeniden çalışır hale getirilmesi için üretilen bin kiloya yakın devlet kinini, Ziraat Bankası aracılığıyla bir çok çevrede dağıtılmış, 250 kilo kadarı da parasız olarak ihtiyaç sahiplerine verilmiştir. Bakanlığa bağlı devlet hastahanelerinde geçen yıl, 30 bin kişi muayene edilmiş, 20 bini aşkın hasta tedavi edilmiştir.”(378- “Atatürk’ün 1.3.1923 Tarihli Meclisi Açış Konuşması” “Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri” 1 Cilt sf. 279-281, ak. a.g.e. sf. 447)

Burada verilen sayılar ve yapılan işler, günümüz ölçüleriyle, nicelik olarak elbette büyük boyutlara sahip veriler değildir. Bugün artık bir tek hastanede 500 hekim çalışıyor. On binlerce sağlık personeli, teknolojik yenilikler, ilaçlar, hastaneler var. Anacak halkın sağlık sorunlarına eğilen yok. Sağlık işleri ticarete, ilaç uluslararası sömürgeye dönüşmüş durumda. Siyasi iktidarlar, yerli ilaç sanayisini yok etmek için her türlü kararı alıyorlar. Parası olanlar tedavi görüyor, olmayanlar doğal bağışıklık dirençlerine terk ediliyor. Bu bakımdan, yukarıda verilen bilgiler, niceliksel değil niteliksel boyutuyla önem kazanıyor. Olanaksızlıklarla dolu bir savaş verilirken, bu savaşı veren devrimci öncü kadro, cephe gerisinde de, yüzlerce yıla dayalı halk sağlığı halk sağlığı sorunlarına eğiliyor ve ülke gücüne dayanarak, ‘halka hizmet’ yönünde, olağanüstü işler başarıyordu. Ders alınması gereken yan budur.

O yıllarda, ordu henüz kendi personelinin sağlık sorunlarını çözebilmiş değildi. Askerler gıdasızlık ve ilaçsızlık nedeniyle yoğun biçimde hastalanıyorlardı. Örneğin 1921 yılında Konya’da 12. Kolordu hastanesinde yatanların %80’i zatürre hastasıydı. Ve gereğince ilaç yoktu. Genelkurmay Sağlık Dairesi raporlarına göre, hastahanelere yatırılan ve müracaat eden hasta sayısı, 1921 de 151 783, 1992 de 247 988 idi. Yaralıların taşınması ciddi bir sorundu. Bozkırlarda hasta ve yaralı nakli hazin bir durumdaydı. (379- “Anadolu İhtilali” 2. Cilt, ak. Şevket Süreyya Aydemir “Tek Adam” Remzi Yayınevi, 8. Baskı, 1981, 2. Cilt, sf. 498) Hasta ve yaralılar at, eşek, katır ve kağnıyla taşınıyordu. Bu koşullar sadece o günlere ait değildi. Dünya savaşında da durum aynıydı. Anadolu’nun genç insanları, Balkan savaşından beri kurşun ya da hastalıktan kırılıp duruyordu. Bir Türk doktoru 1916 yılında tuttuğu günlüğüne şunları yazmıştı: “Bura-ya getirilen hastalar, cidden acınacak durumdadırlar. Kirli ve bitli olmaları bir yana, daha kötüsü açlıktan ölmek üzeredirler. Aylık ortalama ölü sayısı 900 kadardır.”(380- “Milli Kurtuluş Tarihi” Doğan Avcıoğlu, İstanbul Matbaası 1974, 3. Cilt, sf. 950) Bir Alman doktor ise Elazığ’da şunları yazmıştı: “Zayıflamış ve takattan düşmüş insanların ne ölçüde dayanıksız oldukları, en basit olaylarda bile gözüküyor. İnsanları ameliyat etsek ölüyorlar, ameliyat etmesek yine ölüyorlar.”(381- “Türkiye’de Beş Yıl” Liman Von Sanders sf. 222-224, ak. a.g.e., sf. 950)

Kurtuluş Savaşı sırasında, tifo, tifüs, kolera, trahom, verem, sıtma, çiçek, sifiliz Anadolu’da kol geziyordu. 13 milyon nüfusun yarıya yakını bu hastalıklardan birine yakalanmıştı. Bazı vilayetlerde hastalıklı insan oranı yerel nüfusun %86 sına ulaşıyordu 1923 yılında 3 milyon trahomlu hasta vardı (nüfusun dörtte biri). Sıtmalı köylüler kimi yörelerde, hastalık nedeniyle, hasat yapamayacak kadar bitkin düşmüşlerdi. 93 Rus Savaşında Türk Ordusu, Ruslar’a değil, tifüse yenilmişti. (382- “Cumhuriyet Dönemi Sağlık Hizmetlerinin Tarihçesi” Prof. Dr. Ahmet Saltık, Bilim ve Ütopya Dergisi, Şubat 1998, sayı 44, sf. 17-19)

(Metin Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1. Basım, Aralık 1999, S. 396)

Savaşlar dışında, Türk toplumu, genel olarak tıptan yararlanamaz durumdaydı. Özellikle kadın nüfus, doktor nedir bilmezdi. Kadınların özellikle genç kızların şer-i gelenekler gereği, erkek doktora muayene olması yasaktı. Kadın doktorun olmadığı bir toplumda bu, kadınların tıptan yararlanmaması demekti. Zaten Türk doktor da çok azdı ve sağlık hizmetleri, büyük şehirlerde toplanmış olan azınlık doktorları tarafından görülüyordu. Doktora götürülmeyi göze alabilen kadınlar dertlerini ebeye anlatır, ebe doktora söyler, doktor da muayene etmeden ilaç yazardı. Dertlerine çare arayan insanlar (elbette daha çok kadınlar) yatırlara, üfürükçülere giderler, fal baktırıp, muska yazdırırlar ve adak adarlardı. Ateş düşürmek için kurşun dökmek, sülük yapıştırmak, kupa çekmek, ağrıyan organları döverek ya da yararak ‘şeytan çıkarmak’, o zamanın ‘tıbbi’ operasyonlarıydı. Ağrı için eczaneye değil otçulara gidilirdi. Zaten eczane de pek yoktu. Türkiye’de hiç dış hekimi yoktu. Bu ‘hizmet’ berberlerin ek işleriydi. Onlar da en küçük dolgu sorununda bile dişi uyuşturmadan, kerpetenle çekerlerdi.

Cumhuriyete kadar, sağlıkla ilgili bir bakanlık yoktu. Sağlık işleri ancak, 1914 den sonra İşçiler Bakanlığına bağlı bir genel müdürlüğe bağlanmıştı. Tıp eğitimi veren okul yok denecek kadar azdı. Ülkenin tek hekim çıkaran okulu Dar-ül Fünun, (sonradan İstanbul Üniversitesi) çağdaş tıp eğitimini tam anlamıyla, vermekten uzaktı. Cumhuriyetin ilk yıllarında bile durum böyleydi. 1921 yılında tüm ülkede, çoğu İstanbul’a yığılmış, önemli bölümü azınlıklardan oluşan 520 doktor vardı. 13 İl de sağlık müdürü, tüm ilçelerin üçte birini oluşturan 96 ilçede hiç doktor yoktu. (383- a.g.e. sf. 18)

Cumhuriyet hükümeti, bir çok alanda olduğu gibi, sağlık alanında da, yetişmiş kadro, teknoloji ve alt yapıdan yoksun, sorunlarla yüklü ilkel bir yapı devralmıştı. Örgütsüzlük ve parasızlık, her türlü umudu yok edecek bir düzeydeydi.

Koşulların ağırlığına ve olanaksızlıklara karşın, sorunların üzerine büyük bir istek ve kararlılıkla gidildi. Sorunu ele alış, sadece istek ve kararlılık düzeyinde bırakılmadı. Her konuda olduğu gibi, önce bilime ve gerçeklere uygun bir sağlık stratejisi saptandı. Koruyucu sağlık, halk sağlığı, toplum sağlığı kavramları temeli üzerinde yükselen bu strateji, titiz biçimde uygulanarak, olağanüstü başarılar elde edildi.

Atatürk sağlık sorununu, yalnızca kişisel bir sorun ve hastalık tedavisi olarak ele alındı. Bu soruna, toplum sağlığı olarak, büyük önem verdi ve bunu devletin en temel görevi saydı. “Ulusun tüm bireylerinin sağlıklı olmaları için sağlık koşullarını gerçekleştirmek, devlet durumunda bulunan siyasal kuruluşun en birinci görevidir”(384- a.g.e. sf. 19) sözlerine dikkat edilirse, burada devletin devlet olması için, birinci görev olarak, halk sağlığına eğilmesini şart koştuğu görülmektedir. O’nun için ‘halk sağlığı ve sağlamlığı’ her zaman üzerinde durulacak olan ulusal bir sorundur. ‘Sağlık yalnızca hastalık ya da sakatlığın olmayışı değil; bedensel, ruhsal ve sosyal yönlerden iyilik durumudur’ diyordu.

Sağlık sorunlarına eğilmek, Meclis’in kuruluşuyla birlikte başlar. 23 Nisan 1920’den on gün sonra çıkarılan bir yasayla, sağlık işlerine bakacak ve Türk tarihinin sağlıkla ilgili ilk bakanlığı olan ‘Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti’ kurulur. Bu yasa TBMM’nin çıkardığı ilk üç yasadan biridir. İlk Sağlık Bakanı Dr. Adnan Adıvar’dı ve Bakanlığın tüm kuruluş kadrosu, bir sekreter ve bir sağlık memuru olmak üzere, kendisiyle birlikte üç kişiydi.

(Metin Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1. Basım, Aralık 1999, S. 398)

Çalışan doktor sayısı 1921 de 312, 1922 de 337 ye çıkarıldı. 434 sağlık memuru istihdam edildi. Tıp fakültesinde okuyan öğrenci sayısı arttırıldı. Zorunlu hizmet yükümlülüğü getirildi. Anadolu’da görev yapan hekimlerin aylıkları yükseltildi. O yıllarda koruyucu sağlık hizmetlerinde çalışan bir hekim, zorunlu hizmet yaparken başbakandan daha fazla ücret alıyordu. (385- a.g.e. sf. 18)

Tıp eğitimini özendirici önlemler alındı. Gelir düzeyi düşük olan başarılı öğrencilerin tıp eğitimi yapmaları için, karşılıksız özel pansiyon ve burs olanakları sağlandı. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesinin olanakları ayrıcalıklı desteklerle artırıldı. Öğrenci kapasitesi 1000 kişiye çıkarıldı. 1925 yılında 1. Ulusal Tıp Kongresi toplandı. Hekimlik mesleğinin uygulama kurallarını düzenleyen ve halen yürürlükte olan 1219 sayılı yasa çıkarıldı. İlk Türk Kodeksi bu dönemde hazırlandı. 1930 yılında 1593 sayılı ‘Umumi Hıfzıssıhha Yasası’ çıkarıldı. Bu yasanın Bakanlığın görevlerini belirleyen 18 maddesinin 15’i koruyucu Sağlık hizmetleriyle ilgilidir. Bu yasa, çağının en ileri sağlık yasalarındandı.

Sağlık hizmetlerini köylere dek yaymak için ‘seyyar tabiplik’ uygulaması getirildi. Bu uygulamayla, hekimler köyleri dolaşarak, hastalık taraması yaptılar, köylüleri yerlerinde muayene ettiler ve ilaç dağıttılar. Hastanelere uzak yörelere, ‘muayene e tedavi evi’ adıyla 5-10 yataklı sağlık hizmeti birimleri kuruldu. Buralarda beş yataklı olanlara bir hükümet hekimi, on yataklı olanlara ise ayrıca bir hekim görevlendirilmiştir. Sayıları 300’e varan bu birimlerin açılması 1950 den sonra duruldu ve süreç içinde bu uygulama ortadan kaldırıldı.

1936 yılında Ankara’da Halk Sağlığı Okulu açıldı. Bu okul uzun süre, her düzeyde sağlık personeli yetiştirdi ve halk sağlığı alanında uzmanlık eğitimi verdi. Sağlık Bakanlığına kurmay bir danışmanlık birimi olarak hizmet veren bu okul, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra kapatılmıştır. Memurların sosyal ve sağlık kurumu olarak Emekli Sanlığı ve işçilerin sosyal güvenlik haklarını güvence altına alan 3008 sayılı İş Yasası 1937 de çıkarıldı.

(Metin Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1. Basım, Aralık 1999, S. 400)

Cumhuriyetin ilk 15 yılında sağlık konusunda yapılanlar, o günün koşulları gözönünde alındığında, gerçek bir sağlık devrimi niteliğindedir. Soruna yaklaşım biçimi ve buna uygun davranışlar, o dönemin dünya ölçülerine göre de ileri bir anlayışı içermektedir. Sağlığa yatırım yapmadığı gibi var olan kurumları özelleştiren, ilaçta uluslararası ilaç şirketlerinin istekleri yönünde karar alan, bugünkü hükümet yetkililerinin sağlık konusunda da, Atatürk döneminden almaları gereken pek çok ders vardır. Cumhuriyetin kurulmasıyla sağlığına kavuşma eğilimine giren Türk toplumu bu gün, hem bedensel ve hem de ruhsal olarak hasta bir toplum haline getirilmiştir.

Sanayileşme Atılımları

Toplumsal ilerleme ve kalkınmanın temel sorunu sanayileşme; sermaye birikimi, olmayan teknoloji ve alt yapıdan yoksun, geri kalmış bir ülkede ancak, gerçekçi ve uygulanabilir ulusçu politikalarla aşılabilir. Batının yüzlerce yılda ulaştığı sanayileşme düzeyi, sadece ekonomik değil, aynı zamanda toplumsal birikimin bir sonucudur ve oluşmasını insan iradesinden bağımsız bir yanı vardır. Aynı toprak sorununun çözümünde olduğu gibi, sanayileşme konusunda da, hedefler, ne özel zorlamalarla abartılmalı, ne de nesnellik adına kendi başına bırakılmalıdır. Gerçekçi belirlemeler ve bilimsel verilerle oluşturulan sanayileşme programları, örgütlü bir toplumsal disipline bağlı kalarak, yüksek tempolu ve sürekli bir çalışmayla uygulanmalıdır. Sanayileşme atılımının temel dayanağı olusun kendi gücü olmalı ve bu atılım dışarıya karşı titizlikle korunmalıdır. Kemalizmin konuya bakışı özet olarak böyledir.

(Metin Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1. Basım, Aralık 1999, S. 401)

1920 lerde Ülke’de, sermaye birikimi yoktur. Tüm Türkiye’de tek bir sanayi ürünü üretilmektedir. Kalkınmada aktif rol alabilecek herhangi bir özel girişimci ortada gözükmektedir. Batı sanayileşme sürecini yaşarken, Osmanlı Sarayı, gerileme ve çöküş dönemine giren imparatorluğun hiçbir yerinde, hiçbir kişi ve kurumun zenginleşmesine, hiçbir biçimde izin vermemiştir. Zenginleşen kişilerin mallarına, devlet, Şeyhülislam dışında, makamı ve rütbesi ne olursa olsun el koyabilmektedir. Toprak düzeninin bozulmasıyla, büyük toprak parçalarını ele geçirerek oluşan ayan-eşraf sınıfı, ele geçirdikleri toprakların mülkiyetine ancak, 1839’da Tanzimat’la kavuşabilmişlerdi. Daha önce bunlar biraz palazlandığında, çoğu kez canlarını da mallarıyla beraber kaybetmişlerdi. Sermaye birikimine izin vermeyen bu ilkel işleyiş diğer nesnel nedenlerle birlikte, Osmanlı İmparatorluğunun Ortaçağ’dan çıkmamasına ve kapitalizmin gelişmemesine neden olmuştu. Sonuç olarak 1923 yılında, ortalıkta ulusal nitelikte, ne bir devlet, ne de bir özel sektör yatırımı ve üretimi vardı. Bu koşullarda, sanayileşme girişiminin devlet öncülüğünde yürütülmesi kaçınılmaz bir sonuçtur. Dünya üzerinde en ileri olanları dahil bütün kapitalist ülkeler bu biçimde sanayileşmişlerdi. Ancak, emperyalizmin egemen olduğu bir dünyada, bu konuda hiç birikimi olmayan Türkiye’de, dışarıya bağımlı olmadan, bu iş nasıl yapılacaktı? Yakın dostluk ilişkileri içinde bulunan Sovyetler Birliğinde uygulanan ve geri kalmış ülkelerin ilgisini çeken popüler bir örnek vardı. Kollektivist devletçiliğe girişerek, sosyalizmi uygulamaya yönelen ve sınıf egemenliğine dayalı, Sovyet modeli, Türkiye’ye örnek olabilir miydi? Emperyalist ülkeler ayrı tutulursa bu konuda uygulanmış olan başka bir model de yoktu.

Toplumun ekonomik ve sosyal gelişim düzeyi göz önüne alındığında, Sovyet modelinin, Rusya’da bile yaşama şansının kuşkulu olduğu, Mustafa Kemal tarafından, şaşırtıcı bir öngörüşle, o günlerde dile getirilmişti. Gücünü hızla arttıran ve dünya çapında prestij kazanan Sovyetler Birliği için, o dönemde şu tespiti yapmak hiç kolay değildi; “Sovyetler Birliğindeki Bolşevik uygulama çıkar bir sistem değildir. Onlar da gitgide bizim uygulamalarımıza doğru gelecektir.”(386- “Atatürkçülük Nedir?” Falih Rıfkı Atay, Betaş Yayınları, İstanbul 1980, sf. 39) Sovyetler Birliğinin kendiliğinden çöküşü ile bugünkü durumu göz önüne getirildiğinde yapılan tespitin önemi daha iyi anlaşılacaktır. Sovyetler Birliğindeki uygulamalarla ilgili olarak, 1923 İzmit konuşmasında açıkladığı görüşleri de aynı doğrultudaydı. “Bu, (Sovyet uygulaması- y.n) başka bir süjedir. Fakat isterseniz kısa bir bakışla açıklayayım. Eski Rusya yerine yeni bir Rusya geçti. Eğer yeni Rusya komünistlik safsatasını bırakırsa Çarlık’tan daha güçlü olacaktır. “(387- “Eskişehir – İzmit Konuşmaları” Kaynak Yayınları, 1993, sf. 97) (safsata: ilk bakışta doğru gibi görünmesine karşın gerçekte yanlış olan) Mustafa Kemal’in, Bolşevik uygulamalarının Türkiye’de ve hatta Sovyetler Birliğinde o gün için geçerli olamayacağına yönelik tespitleri öznel bir anti-komünist tavra dayalı değildir. Sorun, bilimsel bir gerçekçilikle nesnel olarak ele alınmakta, sosyalizme yönelik uygulamalar, bu toplumların sosyal gelişim düzeylerine denk düşmediği için uygun görülmemektedir. Toplumsal gelişimin herkesçe bilinen bu temel yasasına karşın, Sovyetler Birliğini 70 yıl boyunca inceleyen hemen hiç bir sosyalist kuramcı, bugünkü sonucun olabilirliğini görememiştir.

Mustafa Kemal, Bolşevik ilkelerin Türkiye’de uygulanıp, yaşatma olasılığının olmadığını söylenip, bu tür isteklere karşı çıkarken; sorunu sadece karşı çıkışta bırakmamış ve gerçekleştirilmesi gereken modeli de ortaya koymuştur. 20. Yüzyılın sonlarında, Çin ve Sovyetler Birliğinde yaşanan gelişmeler, Türk Devriminin özgün devletçi modelinin önemini daha açık bir biçimde ortaya çıkarmış ve bu öneme bağlı olarak oluşan evrensel boyutunun daha geniş kesimler tarafından görülebilmesini sağlamıştır.

Mustafa Kemal, sosyalizmin hedeflerine karşı değildi. Karşı olduğu, bu hedeflere ulaşmak adına, var olan istek, oluşum ve olanakların, yaşanması gereken süreçlerin, toplumsal gerçeklerin birbirine karıştırılarak, bu hedeflerin soyut bir ütopya haline getirilmesiydi. Bu ütopya için toplumun dinamik güçlerinin heder edilmesiydi. Bu nedenle, Sovyetler Birliğindeki uygulamalar karşı çıkması, Kemalizme, ne anti-emperyalist niteliğinde bir şey kaybettiriyor, ne de evrensel yanına zarar veriyordu. Şu sözleri bunu açıkça gösteriyor: “Bir yandan Batı’nın işçi sınıfı, öte yandan Asya ve Afrika’nın köleleştirilmiş halkları, uluslararası sermayenin, kendilerini yıkmak ve efendilerine büyü çıkarlar sağlamak için köle durumuna getirmek istediklerini anladığı ve sömürge politikasının işlediği suçlar dünya işçilerince kavrandığı gün, burjuvazinin kuvveti sona erecektir. Ben buna inanıyorum.”(388- “Türk – Rus İlişkileri Tarihi” Ali Kemal Meram, sf. 263, ak. Doğan Avcıoğlu “Milli kurtuluş Tarihi” İstanbul Matbaası 1974, 2. Cilt, 797)

Kemalizm, dünya olaylarını tarihsel derinliği olan evrensel bir anlayışla yorumlar. Uluslararası bir bakış açısına sahiptir ama bu bakış açısı, kendi ülkesinde uyguladığı ulusçu politikalardan ödün vermeyi getirmez. ‘Uluslararası dayanışma’ ya da, ‘karşılıklı işbirliği’ adı altında yapılabilecek politik müdahalelere izin verilmez. Dünya uluslarıyla yapılabilecek en gerçek enternasyonalist dayanışmanın, emperyalizmi kendi ülkesinde yenmek olduğunu bilir. Bütün ulusçu güçleri bu amaç doğrultusunda birleştirir. Maddi temeli olmayan politik tartışmalara, ayrılık yaratacak örgütlenmelerle ve ulusal mücadeleye zarar verecek eylemlere izin vermez. Bu tutum, örgütsel mücadelenin temel ilkesi haline getirilerek, yerli gericilerden, devrimin niteliğini kavrayamayan yakın çevreye kadar, ayırım göstermeden herkese uygulanmıştır. Çerkez Ethem, Enver Paşa, İttihatçılar ve “sosyalistler” aynı tavrı görmüşlerdir. Türk devriminin olağanüstü başarısında, ulusal birliği sağlama yönündeki bu ödünsüz tutumun önemli bir yeri vardır. Hiçbir ülke, birlik sorununu çözmede Türk Devrimi kadar başarılı olamamıştır. Örgütüyle birlikte Türkiye’ye gelmek isteyen Mustafa Suphi’ye şöyle yazıyordu: “Ulusun birlik ve direncini bozabilecek zamansız ve gereksiz girişimlerden çekinmek, ulusumuzun kurtuluşu yönünden zorunluluktur.”(389- “Milli Kurtuluş Tarihi” Doğan Avcıoğlu, İstanbul Matbaası 1974, 2. Cilt, sf. 723)

(Metin Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1. Basım, Aralık 1999, S. 404)

Mustafa Kemal, Sovyetler Birliğindeki sistemin Türkiye için uygunsuzluğunu ortaya koyarken, aynı uygunsuzluğun, Batı’nın kapitalist sistemi için de geçerli olduğunu belirtmiştir. Yüzyıllara dayalı oluşumuyla batı kapitalizminin, dünyanın mazlum uluslarını ezen emperyalist bir sisteme dönüştüğünü; Türkiye’nin geri kalmış bir ülke olarak bu sistemi örnek almak değil, onunla mücadele etmek zorunda olduğunu belirlemiş ve bu belirlemeyi sürekli olarak yaşama geçirmiştir. Emperyalizme olan karşıtlık, Batı’nın tüm değerlerini reddeden ilkel bir düşmanlığa dönüştürülmediği gibi, Sovyet uygulamalarına olan karşıtlık da, Sovyetler Birliği düşmanlığına dönüştürülmemiştir. Anti-emperyalist tavrın, devlet politikası haline getirilmiş olunmasına karşın, Batı’nın özellikle bilim, teknoloji, yönetim biçimleri ve kültür alanlarındaki evrensel boyut kazanmış birikimlerinden geniş biçimde yararlanılmıştır. Bu boyutuyla, ‘Batıya rağmen batlılaşmak’ diye ifade edilebilecek Kemalist anlayış, az gelişmiş ülkelerin; kendi özgün toplumsal koşullarını göz önünde tutarak, gelişmiş ülkelere bağımlılık ilişkilerine girmeden ve ulusal kimliklerini koruyarak kalkınabilmelerinin ilk evrensel örneğini oluşturmuştur. ‘Çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak ve aşmak’ diye formüle edilen anlayışın özü budur. Kemalist anlayış batılılaşmacı ya da batıcı değil, uygarlaşmacı bir düşünce sistemidir.

Türk Devrimi, tekelci eğilimli olmayan ulusal nitelikli özel girişimciliğin, gelişip güçlenmesine özel önem verir ama, bağımsızlıktan ödün vermeyen bir devletçiliğe dayanır. Siyasette olduğu gibi ekonomide de, yönlendirici ve belirleyici olan Kemalist devletçilik, ne Rusya’daki kollektivist devletçiliğe, ne de, Batı’daki mali sermaye egemenliği altındaki oligarşik devlet faaliyetlerine benzer.

(Metin Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1. Basım, Aralık 1999, S. 405)

Mustafa Kemal Atatürk bunu şöyle açıklar: “Türkiye’nin uyguladığı devletçilik sistemi 19. Yüzyıldan beri sosyalist teorisyenlerin ileri sürdükleri fikirlerden alınarak tercüme edilmiş bir sistem değildir. Bu, Türkiye’nin ihtiyaçlarından doğmuş, Türkiye’ye özgü bir sistemdir. Devletçiliğin bizce anlamı şudur; kişilerin özel teşebbüslerini ve kişisel faaliyetlerini esas tutmak; fakat büyük bir ulusun ve geniş bir ülkenin bütün ihtiyaçlarını ve (bu uğurda) pek bir şey yapılmadığını göz önünde tutarak, ülke ekonomisini devletin eline almak. Türkiye Cumhuriyeti devleti, Türk vatanında yüzyıllardan beri kişisel ve özel teşebbüslerle yapılamamış olan şeyleri bir an önce yapmak istedi; ve kısa bir zamanda yapmayı başardı Bizim takip ettiğimiz bu yol görüldüğü gibi liberalizmden başka bir yoldur.”(390-“Sümerbank Dergisi” 3. Cilt, Sayı 29, 1963, Uluğ İldemir)

Bu anlayışla oluşturulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, toplumsal yaşamın her alanındaki yenileşme ve gelişmeye öncülük edecek, ekonomik yaşamı düzenleyecek ve halkın sorunlarını çözecektir. Sosyal ve ekonomik gerilik nedeniyle, çelişkileri uzlaşmazlığa varmamış olan sosyal sınıf ve tabakaların haklarını, ulusal çıkarlar temelinde birleştirecek ve bunları yasal düzenlemelerle dengeleyecektir. Devlet faaliyetlerinin tümünde, topluma ve halka hizmet temel ilke olacaktır. Mustafa Kemal bunu şöyle açıklar: “Bugün haklı olarak kıvanç duyabileceğimiz bütün başarıların sırrı yeni Türkiye devletinin yapısındadır. Türkiye Devleti’nin, bu yeni örgütün dayandığı temeller, nitelik yönünden kendinden önceki tarihi kurumların temellerinden çok başkadır. Bunu bir kelime ile ifade etmek gerekirse, diyebiliriz ki, yeni Türkiye Devleti bir halk devletidir, halkın devletidir.”(391- “Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri” 1. Cilt, 1945, Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Yayını, sf. 309) Gerçekten Türk tarihinin hiç bir döneminde devlet, 1923-1938 yılları arasında olduğu gibi, halk için demokrasi anlamına gelmemiş ve her zaman, küçük azınlıkları oluşturan egemenlerin devleti olmuştur. Atatürk bunu şöyle açıklar: “Bizim hükümet şeklimiz tam bir demokrat hükümettir. Ve lisanımızda bu hükümet, halk hükümeti olarak ifade edilir.”(392- “Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri” 3. Cilt, 1954, Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Yayını, sf. 309)

Devletçilik, sanayileşme atılımlarında yoğun olarak uygulanmıştır. Bu alanda görülen uygulama yoğunluğu, kimilerinin söylediği gibi, ‘koşulların gerekli kıldığı bir zorunluluk’ değildir, ideolojik bir tercihtir. Özel sermaye birikiminin olmaması, istenilen nitelikte yabancı sermayenin gelmemesi ve büyük dünya bunalımının, devletçi uygulama kararlarının alınmasında kolaylaştırıcı etkileri elbette olmuştur. Ancak Kemalizmin sosyal devlet anlayışı ve ulus-devlet hedefleri, devletçiliği zorunlu kılan esas nedenlerdir. Tekel egemenliğinin yerleştiği 20. Yüz-yılda, yapısal değişikliğe uğrayarak tekel egemenliğine dönüşen kapitalizm, mali ve sınai göçün belirleyici olduğu ekonomik bir sistem oluşturur. Doğası gereği, yerli yabancı ayırımı yapmadan, sermayenin tümüne eşit koşullar sağlanmasını gerektirir. Böyle bir ortamda da ‘ulusal ekonominin’ yaratılması ve korunması gibi bir politika yürütülemez. Bu nedenle Kemalizm’de devletçilik, koşulların zorlamasıyla kabul edilen bir yol değil, ideolojisini tamamlayan temel ve ilkesel kavramdır. 1 Kasım 1937’de TBMM’ni açış konuşması, bunu açık bir biçimde ortaya koyar: “Sanayileşme en büyük ulusal davalarımızdan biridir. Sanayi işlerinde ‘unsurları ülke içinde olan’, yani hammaddesi, işçisi, mühendisi ve yöneticisi Türk olan fabrikalar kurulmalıdır. Büyük ve küçük her türlü sanayi tesisine ülkemizde ihtiyaç vardır. İleri ve müreffeh Türkiye idealine erişmek için sanayileşmek bir zorunluluktur. Bu yolda Devlet öncüdür. Birinci beş yıllık planın öngördüğü fabrikaları tamamlamak ve ikinci beş yıllık planın öngördüğü fabrikaları tamamlamak ve ikinci beş yıllık planı hazırlamak gereklidir.”(393- “Atatürk’ün 1 Kasım 1937 Meclisi Açış Konuşması” ak. Prof. Dr. Ferudun Ergin “Atatürk Zamanında Türk Ekonomisi” Yaşar Eğitim ve Kültür Vakfı Yayınları, No: 1, sf. 17-18)

Atatürk’ün 1929 yılında söylediği şu sözler onun, devlet ve özel girişim ilişkileri konusundaki görüşlerini açık olarak ortaya koyar: “… Kişilerin gelişmesinin karşısında engel olmaya başladığı nokta, devlet faaliyetlerinin sınırıdır. Buna göre zamanına ve yerine göre, devamlı bir özel nitelik gösteren ekonomiye ait bir işi, devlet üzerine alabilir. Örneğin bir iş ki; büyük ve düzenli bir yönetimi gerektirir ve özel girişim elinde tekelleşme tehlikesi gösterir veya genel bir ihtiyacı karşılar, o işi devlet üzerine alır. Madenlerin, ormanların, kanalların, demiryollarının, deniz taşımacılığı şirketlerinin devlet tarafından yönetilmesi ve para ihraç eden bankaların millileştirilmesi; keza su, gaz, elektrik vb. işlerin yerel yönetimler tarafından yapılması, yukarıda açıkladığımız çeşitten işlerdir. Bu mana ve anlayışla devletçilik, ahlaki ve ulusaldır.”(394- “Medeni Bilgiler ve Mustafa Kemal’in El Yazıları” Prof. Dr. Afet İnan, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1959, sf. 448-449)

(Metin Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1. Basım, Aralık 1999, S. 407)

1923-1938 yılları arasında girişilen sanayileşme atılımında, ulusal sanayinin gelişmesi temel hedeftir. Devletin belirleyici ve yönlendirici olmasına karşın özel girişimcilik özendirilecek ve desteklenecektir. Bağımlılık doğuracak uluslararası ilişkilere izin verilmeyecektir. Ulusal bağımsızlık her alanda korunacaktır. Yabancı sermayeye yatırım izni verilecek ancak bu izin koşulları Türk Devleti tarafından belirlenecektir. Mali bağımlığa yol açan, dış borcu ve ‘yardım’ kabul edilmeyecektir. Dış ticaret, bankacılık, madenler, demiryolları millileştirilecektir. Ulusal Pazar yüksek gümrük tarifeleriyle koruma altına alınacaktır. Yerli üretim ve tüketime ağırlık verilecektir. Yeraltı zenginlikleri devlet ağırlıklı olmak üzere ulusal güçlerce işletilecektir. Faaliyet halindeki borsalar millileştirilecek ve yeni menkul değerler borsaları faaliyete geçirilecektir. Tekelciliğe izin verilmeyecek, kömür üretimi dış rekabetten korunacak, teknik orman işletmeciliğine geçilecek, ticaret ataşelikleri kurulacak, ekonomi öğrenimi yapan okullar açılacak, haberleşme hizmetleri modernleştirilerek yaygınlaştırılacaktır.

1927 yılında yapılan sanayi sayımında, el sanayi işletmeleri yani tamirhaneler dahil 33 085 işyeri vardı. Bu işlerlerinde çıraklar dahil 76 216 işçi çalışıyor ve her işletmeye 2-3 işçi düşüyordu. İşçilerin 35 316 sı sayıları 20 bini bulan, basit el tezgahlarından oluşan halı ve diğer dokuma işyerlerinde çalışıyorlardı. 17 964 işçi de 5347 tabakhane ile bir kaç deri atölyesinde çalışmaktaydı. (395- “Tek Adam” Şevket Süreyya Aydemir, Remzi Kitapevi, 1983, 8. Baskı, 3. Cilt, sf. 351)

Sanayi üretimi hemen hemen yok gibiydi. Olanlar da korunmuyordu. Sadece tekstil dalında bir kaç tane orta boy işletme vardı. Çimento, petrol, demir, çelik, işlenmiş madenler, inşaat malzemeleri, motor, iş araçları başta olmak üzere bütün sanayi ürünleri ithal ediliyordu. Ülkede çoğu bankacılık, madencilik ve demiryollarına yatırım yapmış, 94 yabancı şirket vardı. (396- a.g.e. 3. Cilt sf. 343) Bunlardan gerekli görülenler devletleştirildi.

17 Şubat 1923 de çiftçi, tüccar, sanayici ve işçi temsilcilerinin oluşturduğu 1135 delege ile, İzmir İktisat Kongresi toplandı. Kongrede, bu dört kesim istek ve önerilerini dile getirdiler ve değişik konularda kararlar alındı. Mustafa Kemal yaptığı konuşmada: “Sanayinin gelişmesini ihmal etmemeliyiz. Ticaretimizi yabancıların eline bırakamayız. Bırakırsak, yurt kaynaklarını değerlendirme fırsatını kaybederiz. Ancak bunların gerçekleştirilmesi söylendiği gibi kolay ve basit değildir. Başarmak için ülke ihtiyacına uygun temel bir program üzerinde bütün milletin birleşmesi ve uyumlu olarak çalışması gereklidir” diyordu. (397- “Devletçilik İlkesi ve Türkiye Cumhuriyetinin Birinci Sanayi Planı 1933” Prof. Dr. Afet İnan, Türk Tarih Kurumu Basımevi – Ankara 1972, sf. 46)

Kongreye katılan sanayiciler, korumacı gümrük vergileri konulmasını, endüstrinin desteklenmesini, yatırımcılara kredi açılmasını, ulaştırma örgütünün geliştirilmesini ve sanayi odaları kurulmasını istediler. Tüccar gurubu, bir ticaret bankası kurulmasını, yeni menkul değerler borsasının açılmasını, faaliyet halindeki borsaların devletleştirilmesini, Cuma tatilinin herkes için zorunlu olmasını, tekelcilikle savaşılmasını ve haberleşme hizmetlerinin yaygınlaştırılmasını istediler. Tüccarlar ayrıca kambiyo dalgalanmalarına müdahale edilmesini, maden araştırmalarının başlatılmasını, kömür üretiminin dış rekabetten korunmasını, taşınmaz mallara ipotek kredisinin açılmasını ve ticari istihbarata önem verilmesini öneriyorlardı.

(Metin Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1. Basım, Aralık 1999, S. 409)

İzmir İktisat Kongresinde, emeği ve sermayeyi temsil edenlerin eşit koşullarda temsil edilmeleri, bağımsızlık temelinde ulusal birliğin sağlanması anlayışının bir sonucuydu. İşçi temsilcileri, temettü vergisinin işçi sağlığı için kullanılmasını, belediye seçimlerinde mesleki temsil biçiminin kabul edilmesini, sendika kurma hakkının tanınmasını, çalışma süresinin günde 8 saate indirilmesini, gece mesaisine çift ücret ödenmesini, küçük yaşta işçi çalıştırılmamasını, belediye meclislerince asgari ücret tespiti yapılmasını, hastalık halinde ücretlerin kesilmesini, kadın işçilere doğum öncesi ve sonrası ücretli izin ile ayda 3 gün ‘ay hali’ izni verilmesini, iş yerinde ‘emzikhaneler’ açılmasını ve işçi çocuklarının yatılı okullarda ücretsiz okutulmasını istediler. Bu istekleri, o günün Avrupa’sında, ancak sosyalist sendika ve partiler önerebiliyorlardı. İsteklerin bir bölümü uygulandı. Zamana ve ekonomik gelişmeye gereksinim gösteren bir bölüm ise, hazırlıkları yapılıp sürece bırakıldı. Ancak, Musul sorunu, Şeyh Sait isyanı ve Cumhuriyete karşı oluşan gerici muhalefet nedeniyle hükümet, varlığını korumak için bir takım önlemler almak zorunda kaldı. Takrir-i Sükun Kanunu çıkarıldı, seçimler çift dereceli yapıldı, muhalefet örgütlenmelerine izin verilmedi, kurulmuş olan sendikalar kapattırıldı. Ancak bu gelişmelere karşın, işçilerin bir bölümü ekonomik ve sosyal işlemleri yasallaştırarak uygulandı.

Sanayileşmeyi hızlandırmak ve ülke düzeyine yaymak için bir dizi girişimde bulunuldu. 28 Mart 1927’de, Sanayi Teşvik Kanunu, 8 Haziran 1929’da da Milli Sanayi Teşvik Kanunu çıkarıldı. Yerli sanayi ve ticareti koruyan, yeni gümrük tarifeleri 1 Ekim 1929’da uygulamaya sokuldu. 3 Haziran 1933’de, Sanayi ve Maadin Bankası ile Devlet Sanayi Ofisinin yerine Sümerbank kuruldu. 1925 yılında kurulmuş olan Sanayi ve Maadin Bankası 7 yıl içinde Hereke, Feshane, Bakırköy Mensucat, Beykoz Deri ve Kundura, Uşak Şeker ve Tosya Çeltik fabrikalarını kurmuş veya kontrolü altına almıştı. Ayrıca, Bünyan ve Isparta İplik, Maraş Çelik, Malatya ve Aksaray Elektrik, Kütahya Çini fabrikalarına ortak olmuştu. Bu fabrikalar 1933 yılında Sümerbank’a devredildi. Sümerbank 1939’a kadar 17 yeni fabrika kurdu, birçok bankaya ortak oldu, bazı şirketlere sermaye yatırdı. 1935 yılında kurulan Etibank, madencilik alanına yatırımlar yaptı, modern maden işletmeleri kurdu. Emlak ve Etyam Bankası 1926’da açıldı ve ciddi düzeyde konut kredisi dağıttı, konut yatırımlarına destek verdi. İş Bankası 1924’de kuruldu, ve çok kısa bir zamanda, kredi piyasasında yabancı aracıları ortadan kaldıran bir mali güce ulaştı. 1924 yılında Ziraat Bankasına her türlü bankacılık işlemini yapabilme yetkisi verildi. Ve Banka hızlı bir büyüme sağlayarak 1931 yılında mevduatını 56 milyon liraya çıkardı. (1924 Devlet bütçesi 120 milyon liraydı) Banka 1933 yılında 58 363 ortağı olan 637 Zirai Kredi Kooperatifi aracılığıyla, tarım sektörüne kredi aktardı. Ziraat Bankası’nın denetimi altında çalışan Emniyet Sandığı’nın toplam mevduatı, 1923’te 2 milyon 327 bin lira idi. Bu miktar, büyük artış göstererek, 1929’da 16 milyon 508 bin lirayı buldu. (398- “Atatürk Zamanında Türk Ekonomisi” Prof. Dr. Ferudun Ergin, Yaşar Eğitim ve Kültür Vakfı Yayınları, No: 1, 1977, sf. 50-51)

1929 Dünya ekonomik bunalımından en az zararla kurtulunması için devletçilik politikası yoğunlaştırıldı. Birinci beş yıllık planda madencilik, elektrik santralleri, ev yakıtları sanayii, toprak sanayii, gıda maddeleri sanayii, kimya sanayii, makina sanayii ve madencilik kollarında yatırımlar planlandı ve plan büyük oranda gerçekleştirildi. 1923 yılında, 3700 ton olan pamuklu dokuma 1932 yılında 9055 tona, 597000 ton olan maden kömürü ise 1593000 tona çıkarıldı. 1923 yılında da 27549 ton üretildi. Aynı dönemde çimento 24000 tondan 129000 tona kösele 1974 tondan 4105 tona, yünlü mensucat 400 tondan 1695 tona, ipekli dokuma 2 tondan 92 tona çıkarıldı. Sanayi ve ticaretteki canlanma firma sayısını da arttırdı. 1929 yılında Sanayi Teşvik Kanunundan yararlanan firma sayısı 490 iken, bu sayı 1933 yılında 2317’ye çıktı. Elde edilen yerli üretimle, 1923 de ithal edilen kösele ve un 1932 de hiç ithal edilmedi. Şeker ithalatı %37, deri ithalatı %90, çimento ithalatı %96,5, sabun ithalatı %96.5, kereste ithalatı %83.5 oranında azaldı. 1923 yılında 36 100 000 dolar dış ticaret açığı verilirken, (ki tüm ithalat 86 900 00 dolar, tüm ihracat ise 50 800 000 dolar idi) bu açık 1931 yılında 300 000 dolara düşürüldü. 1936 Yılında ise ihracat ithalatı 20 100 000 dolar aştı ve Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez dış ticarette artıya geçti. (399- a.g.e. sf. 46)

1938’e gelindiğinde, ekonomide elde edilen gelişmenin, başlangıç koşulları gözönüne alındığında, büyük boyutlu bir gelişme olduğu görülmektedir. Gelinen nokta, Türkiye’nin bir sanayi ülkesi olmasına yetecek bir düzeyde değildi ama, bu hedef için, tutarlı ve geçerliliği olan bir kalkınma stratejisi oluşturulmuş; bu stratejiye uygun temel yatırımlar yapılarak hızlı bir gelişme sağlanmıştı. Ancak, bu yöneliş ve gelişme, Atatürk öldükten sonra, özelikle de 1946’dan sonra sürdürülemedi. Giderek artan bir hızla açıklar verildi, büyük boyutlu borç yüklü altına girildi, ulusal sanayi yok edildi. Büyük özen ve özverilerle yaratılan kamusal değerler, giderek artan bir hızla bakımsızlığa ve yolsuzluklara terk edildi. 1947 yılında 21.3 milyon dolar olan dış ticaret açığı, 1948’de 73.3 milyon, 1952’de 193 milyon, 1962 de 241 milyon, 1977 de ise 4 milyar 43 milyon dolara çıktı. (400- “DİE, Aylık İstatistik Bülteni” 1978 V-VI, Sf. 326 ve “Maliye Bakanlığı, 1979 Yılı Raporu” sf. 43 –TÜSİAD, “The Turkısh Economy, 1978” ak. “Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ekonomisi 1923-1978” Akbank Kültür Yayınları 1980, sf. 341-381) Dış ticaret açığı 1996 yılında, 20 milyar doları aşmıştır. (401- “Devlet Bakanı Ayfer Yılmaz’ın Basın Açıklaması” 11 Ocak 1997 Hürriyet / 401-a: “Atatürk Zamanında Türk Ekonomisi” Prof. Dr. Ferudun Ergin, Yaşar Eğitim ve Kültür Vakfı Yayınları sf. 44)

(Metin Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1. Basım, Aralık 1999, S. 412)

Devlet Maliyesi ve Para Politikaları

Kurtuluş Savaşı başladığında yeni devletin bütçesi sıfır noktasındaydı. Nakit Sovyet yardımı ve İstanbul’dan Ankara’ya çevrilebilen vergiler ilk gelirleri oluşturdu. Denk bütçe hazırlamak, Cumhuriyet Devletinin ilk bütçesinden beri temel hedef oldu ve bu hedef büyük oranda gerçekleştirildi. Gereksinimlerin baskısına karşın, karşılıksız para basımına gidilmedi. Hazinenin tamamen boş olduğu günler geçirildi Mali bağımsızlığa, siyasi bağımsızlığın temeli olarak büyük önem veriliyordu. Mustafa Kemal konuyla ilgili olarak, 1 Mart 1922 de Mecliste: “Ulusal mücadelenin amacı, tam bağımsızlıktır. Tam bağımsızlık, ancak mali bağımsızlıkla gerçekleştirilebilir. Bir devletin maliyesi bağımsızlıktan yoksun kaldığı sürece, kamu hizmetlerinin gereken biçimde düzenlenmesi beklenemez. Devlet organlarına canlılık veren mali güçtür. Mali bağımsızlığın ilk koşulu, denk ve ülke yapısına uygun bir bütçedir. Yönetim işleri için maliyenin sadece kendi kaynakları kullanılacaktır. Kamu hizmetlerinde son derece tutumlu davranılmalıdır.”377 diyordu. Lord Curzon Lozan konferansında Türkiye’nin, kendi mali kaynaklarıyla bir kaç yıldan fazla dayanamayacağını, çok geçmeden Avrupa’ya avuç açacağını söylemişti. Mustafa Kemal, Lord Curzon’u bir kez daha yanıltmıştı.

Osmanlı hükümeti 1918 de milyon liralık iç borçlanmaya gitmiş bu borcun sadece ilk taksidini ödemişti. Kurtuluş Savaşı kazanıldığında borç tahvillerinin değeri hemen hemen sıfıra düşmüştü. Buna karşın Cumhuriyet Hükümeti bu borcu kabullenerek, ana para ve faizini ödemeyi kabul etti. Ayrıca, Osmanlı imparatorluğunun 100 milyon altın lira dış borcu vardı. Bunların Misak-ı Milli sınırları içinde kalan yerlere karşılık gelen 8 milyon altın Lira yine Cumhuriyet Hükümetince ödenecekti. 401-a

(Metin Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1. Basım, Aralık 1999, S. 413)

Cumhuriyetin ilk bütçesi 1 Mart 1924 de yürürlüğe girdi. 1924 Bütçesi yaklaşık 120 milyon liraydı. (118 254 222 TL.) Bu bütçeden, adalete 4.5, içişlerine 15, sağlık hizmetlerine 2.2, eğitime 6.1, bayındırlığa 14, savunmaya 33 milyon lira ayrılmıştı. (402- “Genel Muvazeneye Dahil Dairelerin 1924-1948 Yılları Bütçe Giderleri” ak. Prof. Dr. Ferudun Ergin, Yaşar Eğitim ve Kültür Vakfı Yayınları, No: 1, 1977, sf. 46) Bütçe 1938 yılında, enflasyonsuz bir onbeş yıl geçirerek, 304 milyona çıkarılabilmişti. Bu onbeş yıllık dönemde, Milli Eğitim, Sağlık, Bayındırlık ve Adalet Bakanlıklarına ayrılan ödenekler önemli oranda arttırılırken, Diyanet bütçesi %100 düşürülmüştü.

Cumhuriyetin ilk yıllarında yabancı mali aracılar kredi piyasasına tam olarak hakimdi ve bunlar yerli azınlıklarla yabancı uyruklulara hizmet eder durumdaydılar. Türk halkının yıkıcı savaşlar nedeniyle tasarruf gücü hemen hemen sıfıra düşmüştü. 1920 de bankalardaki tüm tasarruf mevduatı sadece bir milyon liraydı. 1924’de İş Bankası kuruldu. Bankacılık konusunda eğitimi yeterli kadro olmamasına karşın İş Bankası, kısa sürede gelişti ve yabancı mali aracılara üstünlük sağladı. 1929 yılında mevduatı 44 milyon liraya çıktı Ziraat Bankasının mevduatı ise 1931 yılında 56 milyon liraya, bankanın denetimi altındaki Emniyet Sandığının mevduatı 16.5 milyon liraya çıktı. Sanayi Maadin, Sümerbank, Etibank, Emlak ve Eytam Bankalarının yanında 40 yeni banka kuruldu. (403- “Ali İktisat Ansiklopedisi” ak. a.g.e. sf. 49)

(Metin Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1. Basım, Aralık 1999, S. 414)

Düyun-u Umumiye İdaresi 1914-1918 arasında 161 milyon liralık para basmıştı. Bunlara “kaime” deniyordu. Ulusal mücadele bu kaimelerin varlığıyla birlikte yürütüldü. Ankara’nın o dönemde kendi adına para basmasına psikolojik ortam uygun değildi. Cumhuriyet yönetimine Osmanlı’dan 159 milyon liralık kağıt para geçmişti. 1924 yılında hazinenin elinde, kağıt paranın değerini korumada kullanabileceği hemen hiç altın ve döviz bulunmuyordu. İhracat çok düşük, devlet gelirleri çok azdı. Ülkede, paranın değerini koruyabilecek ne bir yasa, ne de pazara yönelik bir üretim vardı. Türk parasının değeri arz ve talep dalgalanmalarına bırakılmıştı. Ülkeden para çıkartılması, herhangi bir koşula bağlı değildi, dileyen dilediği kadar parayı dışarıya çıkarabiliyordu. İthalat kısıtlaması da yoktu. Herkes dilediği malı ithal edebiliyordu. (Günümüzde gelinen noktanın, Osmanlı’’ın son dönemine ne denli benzediğine dikkat ediniz.)

Ancak, hükümetin karşılıksız para basmama konusundaki kararlılığı, uygulanan bağımsızlıkçı politikalar ve ulusal zaferin kazandırdığı siyasi prestij, kambiyo piyasalarını etkiliyordu. Bunun yanında hükümet para işini, bu prestije bırakmadan ve etkili önlemler aldı. Resmi döviz alımları durduruldu, dış borçların ödenmesi bir moratorium’la ertelendi. Bütçede tasarrufa gidildi. Maliye Bakanlığı, devlet bankalarıyla birlikte kambiyo denkleştirme fonu kurdu, Türk parasını koruma kanunu çıkartıldı, döviz alımları Maliye Bakanlığının denetimi altına alındı, yurt dışına para çıkarma serbestisine son verildi. İthalat, lisansa ve kontenjanlara bağlandı, gümrük vergileri arttırıldı, azınlıkların elinde olan mali ve ticari piyasalara, ulusal çıkarları koruyan yeni vergi ve kısıtlamalar getirildi. Türk parası ‘serbest döviz’ olmaktan çıkarıldı; para piyasalarını düzenleyecek, hükümetle birlikte, para istikrarını sağlayacak her türlü önlemi alma yetkileriyle donatılmış Merkez Bankası kuruldu. Mustafa Kemal 1 Kasım 1930 meclisi açış konuşmasında, alınan mali kararlar için “uğraşmaya mecbur kaldığımız büyük olay” ve “milletin yaşama hakkına inancını ortaya koyan sorun” tanımlamalarını yaptı. Atatürk, acil ihtiyaçları için kendisine hükümetçe iletilen, bütün para basma tekliflerini sürekli reddetti. Kibrit fabrikası yatırımı ve demiryollarının millileştirilmesi dışında dış borçlanmaya gitmedi.

Bu ulusçu girişimler sonuçlarını kısa sürede gösterdi. 1922-1925 arasında fiyat artış oranı yani enflasyon, yılda %3.12, 1925-1927 arasında ise %1 oldu. Bazı fiyatlarda ucuzlama görüldü. Türk parası yabancı paralar karşısında değer kaybetmedi, aksine bazılarına karşı değer kazandı. 1924 yılında 9,5 kuruş olan Fransız Frangı, 1929 yılında 7,7 kuruşa, 187 kuruluş olan bir ABD Doları 127 kuruşa düştü. Aynı dönemde bir İsviçre Frangı 34 kuruştan 37 kuruşa, bir Alman Markı 44 kuruştan 46 kuruşa çıktı. Bunlar dünyanın en güçlü paralarıydı. Dış ticaret açığı 1930’da ihracat fazlasına dönüştü. Cumhuriyetin ilk yıllarında hiç olmayan altın stoğu, 1931’de 6.127 ton, 1933 de 17.695 ton, 1937’de ise 26.107 tona ulaştı. Yine ilk yıllarda hiç olmayan döviz stoğu ise 1938 yılında 28.3 milyon dolara çıktı. (404- “Atatürk Zamanında Türk Ekonomisi” Prof. Dr. Ferudun Ergin, Yaşar Eğitim ve Kültür Vakfı Yayınları, No: 1, 1977, sf. 53, 404-a: “Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri” 2. Cilt, sf. 132, ak. Arı İnan, Türk Tarih Kurumu Basımevi 1991, sf. 226) Enflasyonsuz bir süreçte para hacmi hemen hemen sabit tutulmasına karşın, ekonomide gelişme sağlandı. Türkiye’de uygulanan ekonomik tedbirler, 1929 buhranından etkilenen başta Almanya olmak üzere bir çok ülke tarafından uygulanmaya başlandı. Almanya, Türkiye’nin izinden giderek kambiyo kontrolü rejimine geçti ve enflasyonu önledi. Paralarının serbest döviz niteliğini korumaya önem veren diğer ekonomiler, paralarının değer yitirmesini önleyemediler.

(Metin Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1. Basım, Aralık 1999, S. 416)

Bunca iş kolay başarılamamıştı elbette. Planlanan hedeflere ulaşmak için; sınırsız yurt sevgisi, inanç ve özveriden başka, bilinçli ve kararlı devrimci bir tavır sergilenmişti. Mustafa Kemal, 18 Mart 1923 günü Tarsus’ta şunları söylemişti: “Ulusal ticaretimizi yükseltmeye mecburuz. Bu basit fakat hayati gerçeği bilerek, bilmeyenlere yolu ile anlatmalıyız. Anlamayanlar zorla anlatarak amacımıza doğru yürüyeceğiz.”404-a 1938 yılında Türkiye, mali sorunlarını da tamamen çözmüş değildi ama, büyük bir atılım ve gelişme sağlanmıştı. Kendi gücüne güvene dayalı, sürekli gelişme sürecine girilmiş, Türk halkında, her türlü zorluğa karşı çıkacak bir ulusal bilinç ve kararlılık yaratılmıştı. Bağımlılık doğuracak hiç bir ilişkiye girilmemiş, kendi kaynaklarına dayanma esas alınmıştı. ‘Aşılmış olan mesafeyi ölçmek için, yalnız nereye varılmış olduğunu değil, aynı zamanda nereden başlanmış olduğuna’ bakmak gerekiyor. Türk Devrimine bu gözle bakıldığında, yapılan işlerin gerçek boyutunun ne olduğu daha iyi görülecektir.

Kürt Ayaklanmaları

Kürt ayaklanmaları, gerek Kurtuluş Savaşı süresince ve gerekse, Cumhuriyet döneminin ilk onbeş yılında; Ankara hükümetini uğraştırmış ve kıt olan mali olanakların önemli bir bölümünün bu yönde harcanmasına neden olmuştur. Ayaklanmaların hemen tamamı, emperyalist devletlerle bağlantılıdır ve dinsel gericiliğe dayandırılmıştır. Tarihsel ve sosyal bir gerçeklik olarak, uzun yüzyıllar birlikte yaşamı ve iç içe girmiş olan Türk ve Kürt halkları, güçlerini ve gelecek umutlarını birleştirip, yoksulluktan ve gerilikten kurtulmaya giriştikleri bir dönemde, birbirlerine düşman edilmeğe çalışılmıştır. Ancak, özellikle İngilizlerin bu planı, Kemalizmin uyguladığı gerçekçi ve karşılıklı güvene dayalı politikalarla bozulmuş, bu iki halk, özgür ve bağımsız bir ülkenin eşit haklara sahip yurttaşları olarak birleşmişlerdir.

(Metin Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1. Basım, Aralık 1999, S. 417)

Batılı büyük devletler, Kurtuluş Savaşında ve Cumhuriyetin ilk yıllarında uygulamaya çalıştıkları ancak başarılı olamadıkları Kürt planlarını, hemen aynısıyla bugün yeniden gündeme getiriyorlar. Atatürk döneminde tam anlamıyla bozulmuş olan bu oyunu, 20. Yüzyılın son yıllarında yeniden oynuyorlar ve ne yazık ki bu kez, daha başarılı oluyorlar. Devrim ilkelerinin resmi politikadan çıkarılmış olmasının olumsuz sonuçları, her alanda olduğu gibi bu konuda da etkisini gösteriyor ve 1930’lu yılların sonlarında kesin ve kalıcı bir biçimde çözülmüş olan sorunlar, izlenen yanlış politikalar nedeniyle yeni problemler haline geliyor.

Mustafa Kemal Kurtuluş savaşına başlarken, Misak-ı Milli sınırları içinde kalan Kürt unsurların, emperyalizmin ayrılıkçı propagandalarına ve maddi çıkar vaatlerine kanarak, ulusal mücadeleye zarar verecek bir davranış içine girmemeleri için yoğun çaba göstermiştir. Çabaları yalnızca girişeceği mücadeleye güç katacak müttefikler bulmak değildi. O, Kürtleri hiçbir zaman, ittifak yapılacak bir dış, ya da yabancı unsur olarak görmemiştir. O’nun için, Kürtler, tarihsel, sosyal ve kültürel olarak, Türk unsurlarla kaynaşmış olan; çıkarları ve gelecek umutları, Misak-ı Milli sınırları içinde yaşayan tüm insanlarla birlikte, bağımsız bir ulusun yaratılmasında saklı olan, yerel unsurlardır. Giriştiği mücadelenin hemen başlarında, 15. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir Paşa’ya yazdığı yazıda şöyle diyordu: “… ben Kürtleri ve hatta öz kardeş olarak bütün milleti bir tek nokta etrafında birleştirmek ve bunu bütün dünyaya ‘Müdafai Hukuk’u Milliye Cemiyetleri’ aracılığıyla göstermek karar ve azmindeyim. Esasen milli vicdandan doğan bu kadar büyük başka bir kuvvet tasavvur edemiyorum…”(405- “Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri” sf. 34)

Erzurum Kongre Kararlarının 1. Maddesinde konuya şöyle değinilir. “Doğu Vilayetleri adını taşıyan, Erzurum, Sivas, Diyarbakır, Mamuretülaziz (Elazığ), Van, Bitlis… bölgesinde yaşayan bütün İslam unsurları,birbirlerine karşı hürmet ve fedakarlık hissi ile doludurlar ve ırksal, toplumsal ve çevresel koşullarına saygılı özkardeştirler.”(406- “Milli Mücadele Erzurum” Cevat Dursunoğlu, Ankara 1946, sf. 160) İsmet İnönü Lozan’da Türkiye adına okuduğu bildiriye; “Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti Türklerin olduğu kadar Kürtlerin de hükümetidir; çünkü, Kürtlerin gerçek ve meşru temsilcileri, Millet meclisi’ne girmiştir ve Türklerin temsilcileriyle aynı ölçüde ülkemiz hükümetine ve yöntemine katılmaktadırlar” der. (407- “Lozan Barış Konferansı Tutanaklar Belgeler” 1. Takım, 1. Cilt, 1. Kitap sf. 348-349)

Anadolu’da yaşayan ve Türk ulusunu oluşturan tüm unsurların, birbirlerine yurttaşlık bağlarıyla bağlı, eşit ve özgür bireyler olduklarının kabul ve ilanı, ‘günün gereği olarak’ ortaya sürülen siyasi bir davranış biçimi değildir. Özellikle Türk ve Kürtlerin birbirlerinden ayrılmaları, hem kültürel ve tarihsel oluşum, hem de, yaşadıkları coğrafya nedeniyle mümkün değildir. Kemalizmin konuyla ilgili tespitleri içtendir, bilimsel ve sosyal gerçeklere dayalıdır. Mustafa Kemal Türk ulusunun tarifini; “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” biçiminde yapmıştır (408- “Medeni Bilgiler ve Mustafa Kemal’in el Yazıları” Prof. Dr. Afet İnan, 1969, Türk Tarih Kurumu Yayını, sf. 351) Burada kullanılan ‘Türkiye Halkı’ tanımı bilinçli olarak seçilmiştir ve ulusu oluşturan, değişik etnik kökenlere sahip unsurlar kapsamaktadır. Belirleyici olan ana unsurun, ulusa adını vermesi ise olağan bir sonuçtur ve sadece tanımlama ile sınırlıdır. Önemli olan, ulus bireylerinin, her yönden eşit olmaları ve bu eşitliğin, hem devletin hem de toplumun bütün birimlerinde gerçek anlamda yaşama geçirilmesidir. Fransız ulusunun adını Franklar verdi ama Fransa Franklardan başka, Normanlar, Basklar, Brötonlar, Provensaller vb. gibi bir çok etnik yapı ve ırkların karışımından meydana geldi. İtalyan ulusu ise adını aldığı İtalyot’lardan başka Romalılar, Germenler, Etrüskler ve Yunanlılardan oluştu. Türk ulusu ise bunlardan çok daha zengin bir etnik yapı üzerine oturmuştur. Hititler, Perslar, Libyalılar, İyonlar, Türkler, Çerkezler, Arnavutlar, Kürtler, Türkmenler, Lazlar, vb.

(Metin Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1. Basım, Aralık 1999, S. 419)

Mustafa Kemal’in 16 Ocak 1923 günü İzmit’te yaptığı konuşmada, Kürt sorunuyla ilgili olarak dile getirdiği görüşler, hem, o güne de yaptığı açıklamalara, verdiği sözlere uygundur, hem de Türkiye Cumhuriyeti Devletinin resmi görüşünün temeli niteliğindedir. Vakit Gazetesi başyazarı, Ahmet Emin Yalman’ın, “Kürt sorunu nedir?” sorusuna verdiği yanıtta şunları söylemişti: “.. Bildiğiniz gibi bizim milli sınırlarımızda var olan Kürt unsurlar, o şekilde yerleşmişlerdir ki, pek az yerde yoğundurlar. Fakat yoğunluklarını kaybede kaybede ve Türk unsurunun içine gire gire öyle bir sınır doğmuştur ki, Kürtlük adına bir sınır çizmek istersek Türklüğü ve Türkiye’yi mahvetmek gerekir. Sözgelimi, Erzurum’a kadar giden, Erzincan’a, Sivas’a kadar giden, Harput’a kadar giden bir sınır aramak gerekir. Ve hatta Konya çöllerindeki Kürt aşiretlerini de gözden uzak tutmamak gerekir. Dolayısıyla başlı başına bir Kürtlük düşünmektense, bizim Teşkilat-ı Esasiye Kanunu gereğince zaten bir tür yerel özerklikler oluşacaktır. O halde hangi livanın (Osmanlı’da il ve ilçe arasında bir yönetim birimi) halkı Kürt ise onlar kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye’nin halkı söz konusu olurken onları da beraber ifade etmek gerekir. İfade olunmadıkları zaman bundan kendilerine ait sorun yaratmaları daima mümkündür. Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi, hem Kürtlerin v ehem de Türklerin yetki sahibi vekillerinden oluşmuştur ve bu iki unsur bütün çıkarlarını ve kaderlerini birleştirmiştir. Yani onlar bilirler ki bu ortak bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmek doğru olamaz.”(409- “Mustafa Kemal – Eskişehir – İzmit Konuşmaları” Kaynak yayınları, 1993, sf. 105. 409-a: “Sivas Kongresi Tutanakları” Uluğ İldemir. Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara – 1969, sf. 78, ak. Uğur Mumcu “Kürt – İslam Ayaklanmaları” Tekin Yayınevi, 19. Basım, 1995, sf. 21)

(Metin Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1. Basım, Aralık 1999, S. 420)

Burada sözü edilen özerk yönetim ifadesini kimi çevreler farklı bir biçimde yorumlamışlar ve Cumhuriyet hükümetlerinin verilen bu söze uymadıklarını iddia etmişlerdir. Oysa burada, ‘Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’ gereğince oluşturacak ‘bir tür yerel özerklik’ sözleriyle anlatılan yerel yönetim biçimi; ırk ve etnik kökene dayanan ve bu unsurlara özel ayrıcalıklar tanıyan bir biçim değildir. Böyle bir anlayış, ulusal birliğe büyük önem veren ve vatandaşlar arasında hiç bir ayrıcalığa izin vermeyen Kemalizmin özüne terstir. Burada anlatılan, bütün ülkede geçerli olacak şekilde halka tanınacak yerel yönetimleri oluşturma haklarının, Kürtlerin yoğun olduğu yönetim birimlerinde doğal olarak, ‘bir tür özerk yönetimler’ oluşacak olan Kürtler tarafından kullanılacak olmasıdır. Belediye başkanlıkları, belediye meclisleri, özel idareler vb. Şunu da belirtmek gerekir ki, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, bu açıklamanın yapıldığı 1923’den 1938’e tek tam 15 yıl, Kürt-İslam isyanlarıyla uğraşmıştır. Büyük çoğunluğu emperyalizme dayanan bu isyanlar, sadece Kürt sorununda değil, tüm toplumsal yaşamda, demokratik açılımların gecikmesine neden olmuş ve Cumhuriyet yönetimlerini sürekli olarak tedirgin etmiştir.

Cumhuriyet döneminde yoğunlaşan Kürt isyanlarının tarihçesi eskidir. Osmanlı İmparatorluğu içinde ayrıcalıklı bir konuma sahip olmasına karşın Kürtler, İstanbul’a karşı zaman zaman ayaklanmışlardır. Padişah, aşiret çıkarlarına fazla dokunmaz, yerel ilişkilerde onları oldukça serbest bırakır, ancak, sefer sırasında aşiret büyüklüğüne göre asker isterdi. Bu ilişkilerle, içine kapalı bir biçimde yaşayan Kürt toplumu, yüzyıllar boyu dünyayla ilişkisi olmadan ilkel bir feodal yapı içinde kalmıştır.

(Metin Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1. Basım, Aralık 1999, S. 421)

İmparatorluğun çöküş dönemine girmesiyle İstanbul’un isteklerinin arması, isyanların da ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu isyanların tamamı, aşiret liderlerinin karar verdiği, sevk ve idare ettiği ayaklanmalardır. 19. Yüzyılda ortaya çıkan belli başlı Kürt isyanları şunlardır: 1806’da Babanzade Abdurrahman Paşa ayaklanması, 1827’de Büyük Emir Mehmet Paşa, 1842’de Bedirhan Bey, 1855’de İzettin Şer, 1880 Şeyh Ubeydullah ayaklanması…

Sultan 2. Abdülhamit Doğu’da Ermeniler arasında yaygınlaşan milliyetçilik duygu ve hareketlerine karşı 1890 yılında, Kürtlerden oluşan “Hamidiye Alayları”nı oluşturdu. Abdülhamit bu yolla, hem Kürt aşiretlerine “devlet disiplinini” aşılamayı amaçlıyor hem de, Ermenilerin ayrı devlet kurma çabalarına engel olmayı düşünüyordu. Bu olaylar, yarardan çok zarar getirmiş, Ermeni sorununa herhangi bir çözüm getirmediği gibi, bölgede, bir çok yeni sorunun ortaya çıkmasına neden olmuştur. Padişah fermanıyla paşa rütbesi verilen, okuma yazma bilmez aşiret reislerinin kumandasına verilen ve tamamen suni Kürtlerden oluşan Hamidiye Alayları, alevi Türk ve Kürtlere yoğun baskı uyguluyor, Kürt aşiretlerini de birbirine düşürüyordu. Devletin silahlandırdığı bu alaylar kısa sürede potansiyel tehlike haline geldi. Bugünkü ‘koruculuk’ sisteminin ilk örnekleri diyebileceğimi Hamidiye Alaylarının adı, 1. Dünya Savaşında, Aşiret Alayları olarak değiştirdi ve Ruslara karşı kullanılmağa çalışıldı. Bu alaylar ve kalıntıları, Türkiye’deki Kürt isyanlarının hemen tamamının örgütsel kaynağını oluşturdu. 1908 yılında meşrutiyetin ilanıyla iktidara gelen İttihat ve Terakki hükümeti, Kürt emir ve paşaların rütbelerini kaldırınca bunlar, Kürtçülük hareketlerine giriştiler. 1908’de Kürt Terakki ve Teavvun Cemiyeti, 1912’de de Kürdistan Muhibban Cemiyeti kuruldu. Bu iki cemiyet de fazla yaşamadı, bu kez 1918 yılında dış destekli Kürdistan Teali Cemiyeti kuruldu.

(Metin Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1. Basım, Aralık 1999, S. 422)

1. Dünya Savaşından bir yıl önce 1912’de, Molla Selim ve Şeyh Şahabettin ayaklanması çıktı İsyancılar önce İngiltere sonra Rusya’dan destek istediler. İngilizlerin Anadolu’daki Ermenilerle yakınlığından rahatsızlık duyan Rusya destek verdi. Ancak, diğer Kürt aşiretlerinden destek bulamadığı için ayaklanma bastırıldı. Bu ayaklanma dış desteğin açık biçimde yapıldığı ilk Kürt ayaklanmasıydı.

Mustafa Kemal, Samsun’a çıkıp ulusal mücadeleyi başlattıktan sonra, Kürt isyanlarında büyük bir artış görüldü. İsyanların çıkış zamanlaması bunların bir merkezden yönlendirildiğini gösteriyordu. Nitekim 50 yılı aştığı için bu gün açıklanmış bulunan, ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya gizli belgelerinde bu durum çarpıcı bir biçimde görülmektedir. Mustafa Kemal, durumu bu belgeleri görmeden saptamıştı. Elazığ Valisi Ali Galip ve Noel’in Sivas Kongresini basacağı duyumunu aldığında Kongre’de şu konuşmayı yapmıştı: “İngilizlerin amacı, para ile memleketimizde propaganda yapmak ve kürtlere Kürdismtan kurma sözü vererek, aleyhimize ve bize karşı süikast düzenlemeye yöneltmek olduğu anlaşılmış, karşı önlemler alınmıştır.” 409-a

(Metin Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1. Basım, Aralık 1999, S. 423)

İngiltere’nin İstanbul’daki Yüksek Komiser Yardımcısı Amiral Webb, Dışişleri Bakanı Lord Curzon’a gönderdiği 19 Ağustos 1919 günlü raporda şunları yazıyordu: “Amerika, Trabzon ve Erzurum’u içine alan bir Ermenistan’ı himaye edecek, geri kalan dört il ise bir Kürt devleti olarak İngilizlerin himayesine bırakılıyor.”(410- “İngiliz Belgelerinde Türkiye” Erol Ulubelen, Çağdaş Yay. İstanbul 1982, sf. 195, ak. Uğur Mumcu “Kürt – İslam Ayaklanması” Tekin Yayınevi, 19. Basım, 1995, sf. 15) Kürt aşiret liderlerinin nasıl satın alındıklarını ve kime karşı kışkırtıldıklarını gösteren iki gizli belgeyi, bir başka İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Calthorpe, 9 Temmuz 1919 ve 21 Temmuz 1919 tarihlerinde hazırlar ve Londra’ya gönderir: “Binbaşı Noel (Kürtler içinde çalışan binbaşı rütbeli bir İngiliz ajanı) Abdülkadir ve Bedirhanoğulları ile görüştü. Abdülkadir satın alındığı takdirde güçlük çıkarmaz.” (411- “İngiltere’nin Güneydoğu Anadolu Siyaseti ve Binbaşı E. W. Noel’in Faaliyetleri” Mim Kemal Öke, Türk Kültürü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara 1988, sf. 24. Hindistan bakanlığı Arşivi Belge No: IOR l/PS/11/151 P.23 333 23.04.1919, ak. a.g.e. sf. 15-16) Binbaşı Noel, Kürt şefleriyle görüş birliğine varırsa, bundan büyük yararlar sağlayacağını söylüyor. Kürtler henüz Mustafa Kemal’e karşı ayaklanmadı. Noel bunu başarabileceğinden emin”(412- “İngiliz Belgelerinde Türkiye” Erol Ulubelen, Çağdaş Yayınları – İstanbul 1982, sf. 193, ak. a.g.e. sf. 19)

O günlerin genç ve istekli, yeni emperyalist ülkesi ABD’nin İstanbul’a, Yüksek Komiserlik göreviyle gönderdiği, İspanya Savaşına katılmış deneyimli subayı Amiral Bristol; Kürt sorununun gerçek temellerini, Washington’a gönderdiği, 20 Şubat 1922 tarihli gizli raporunda ortaya koyar: “… Şimdi Kürdistan Mezopotamya’nın ünlü petrol yatakları nedeniyle yabancı entrikalar başladığı için kuşkusuz ciddi sorunlar yaratabilecektir İngilizler herhalde, Kürdistan’ı denetim altına almak için Kürtleri Türklere karşı kullanmak isteyecektir. Batı’daki savaş Türklerin lehine biterse, Türkler yetenekli askeri liderlerinin biriyle Kürt sorununa son verebilir. İngilizler kuşkusuz bu durumu bilmektedirler. Gene de, Kürtk sorunu ile meşgul olduğu sürece, Mustafa Kemal’in Musul’a el koyamayacağını düşünmektedirler. Dolayısıyla Kürtçülük hareketlerini desteklemektedirler.”(413- “Amerikan Gizli Belgeleriyle Türkiye’nin Kurtuluş yılları” Milliyet Yayınları, İstanbul 1978, sf. 160-161, a.g.e. sf. 33-34)

İngilizlerin, Kürtleri çıkarları için nasıl kullandıklarını gösteren, kendilerine ait iki gizli rapor, o gün olduğu kadar bugün de geçerliliğini korumaktadır ve emperyalizmin az gelişmiş ülke insanlarına bakışını göstermesi açısından ilginçtir. Raporlardan birinin tarihi 27 Ağustos 1919, sahibi ise Elçilik müsteşarı Hohler’dir: “Kürt sorununa verdiğimiz önem Mezopotamya’ya verdiğimiz önemdendir. Yoksa Kürtlerin ve Ermenilerin durumu bizi hiç ilgilendirmez.”(414- “Kürt – İslam Ayaklanması” Uğur Mumcu, Tekin Yayınevi, 19. Basım, 1995, sf. 24) Diğer rapor, 28 Kasım 1919 tarihlidir ve İngiliz ajanı Kindston kaleme almıştır: “Kürtlere ne kadar inanmasak da onları kullanmamız çıkarımız gereğidir. (415- “İngiliz Belgelerinde Türkiye” Erol Ulubelen, Çağdaş Yayınları, İstanbul 1982, sf. 193-196. Kaynak Özgün belge: 734-488 sf. 206 ve 907/609 ak. Uğur Mumcu “Kürt İslam Ayaklanması” Tekin Yayınevi, 19. Basım, 1995, sf. 24)

(Metin Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1. Basım, Aralık 1999, S. 424)

Mayıs 1919: Ayaklanmalar Başlıyor

1919 yılında yoğunlaşan bu faaliyetlerden sonra, Kurtuluş Savaşı örgütlenip kalıcı bir güç olmaya başlayınca önce gerici ayaklanmalar, hemen arkasından da Kürt İsyanları ortaya çıktı. 1920 ve 1921 yıllarında irili ufaklı tam 60 gerici ayaklanma meydana geldi. Bandırma, Gönen, Susurluk, Kirmasti, Karacabey, Biga, İzmit, Adapazarı, Düzce, Hendek, Bolu, Gerede, Nallıhan, Beypazarı, Bozkır, Konya, Ilgın, Kadınhanı, Karaman, Çivril, Seydişehir, Beyşehir, Koçhisar, Yozgat, Yenihan, Boğaz-lıyan, Zile, Erbaa, Refahiye, Zara, Viranşehir bu ayaklanmaların bazılarıydı. (416- “Genelkurmay Tarih Encümeni Başkanlığı”, 114 Sayılı Mecmua, ak. Şevket Süreyya Aydemir, “Tek Adam” Remzi Kitapevi, 8. Baskı, 1981, 2. Cilt, sf. 294)

Mustafa Kemal, Samsun’a çıkmadan bir hafta önce 11 Mayıs 1919’da, ilk Kürt isyanı ortaya çıktı. Midyat’ın güneyindeki aşiretlerin reisi olan Ali Batı, bir Kürt devleti kurmak üzere ayaklandı. Üç ay süren ayaklanma, 19 Ağustos 1919 günü bastırıldı.

Ankara Hükümeti’nin kurulmasından sonra arka arkaya patlak veren Kürt ayaklanmalarının ilki Koçgiri ayaklanmasıdır. 135 köye yayılmış olan bu geniş aşiret, Yunan ordusunun Bursa’dan saldırıya geçmesinden iki hafta önce, sanki saldırıya destek olurcasına, 6 Mart 1921 günü isyan başlattı. Bunların da amacı bir Kürt devleti kurmaktı. Oysa Mustafa Kemal bu aşiretin ileri gelenlerinden Alişan ile Sivas’ta görüşmüş ve onu milletvekili adayı göstermişti. İsyanın çıktığı günlerde Türkiye Büyük Millet Meclisinde 72 Kürt milletvekili vardı. (417- “Dersim Tarihi” Nuri Dersimi (Baytar Nuri) sf. 111, 113. Eylem Yayınları, İstanbul, Eylül 1979, ak. Hıdır Göktaş “Kürtler, İsyan – Tenkil” Alan Yayıncılık, 3. Baskı, 1991, sf. 31) Ayaklanma yaklaşık üç ay sonra 17 Haziran 1921 de bastırıldı.

(Metin Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1. Basım, Aralık 1999, S. 425)

Musul’un kime kalacağı tartışmalarının olduğu günlerde İngiltere Musul sorununun ele alınması için Milletler Cemiyetine (zamanın Birleşmiş Milletleri) başvurdu. Bundan bir gün sonra, 7 Ağustos 1924’de Nasturi ayaklanması başladı. İngilizler, Erbil, Kerkük ve Rewanduz bölgelerinde silahlandırdıkları Nastürileri (bölgede yaşayan bir Hıristiyan topluluğu) Hakkari bölgesinde ayaklandırdılar. Ayaklanma 28 Eylül 1924’de bastırıldı ve isyancılar İran’a kaçtılar. Musul’u denetimleri altına almak isteyen İngilizler bu ayaklanmayı planlı ve örgütlü bir biçimde çıkarmışlardır. Milletler Cemiyetinde, ‘Türklerin, kendi sınır boylarına bile hakim olamadıkları, Musul’u almalarıyla orayı da istikrarsızlaştıracakları” yönünde propaganda yaptılar.

Nasturi ayaklanmasının bastırılmasından yaklaşık dört ay sonra Sunni Şafi mezhebinden bir Nakşibendi olan Şeyh Sait, ayaklandı. Hamidiye alay komutanlarından Mutki aşireti reisi Muşlu Hacı Musa, Mayıs 1923 de Erzurum’da, Kürt Azadı Cemiyetini kurmuştu. Şeyh Sait bu cemiyetin üyesiydi. Kürt Azadi Cemiyeti’nin 1924 yılındaki ilk kongresinde; en geç Mayıs 1925 tarihinde bir ayaklanma başlatılacağı, gerekli dış yardımın İngiliz ve Fransızlar tarafından yapılacağı, kongreye katılan delegelere bildirilmişti. Ayaklanma biraz da raslantı sonucu saptana günden önce, 13 Şubat 1925’te başladı. Türkiye’de düşünülen demokratik açılımların, zorunlu olarak, gerilemesine neden olan bu ayaklanma, 3,5 ay süren etkili bir mücadele ile, 31 Mayıs 1925 tarihinde bastırıldı.

(Metin Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1. Basım, Aralık 1999, S. 426)

Şeyh Sait Ayaklanması, aynı Nasturi İsyanında olduğu gibi İngiltere kaynaklıdır ve Musul petrol bölgesinin ele geçirilmesine yöneliktir. Bu durumu açık bir biçimde gösteren gizli belgelerden birisi de, Fransa’nın Bağdat’taki Yüksek Komiserliğinin, Paris’e gönderdiği rapordur: “Şeyh Sait ayaklanması kendiliğinden birdenbire meydana çıkmadı. Kürdistan dağları yabancıların kışkırtması ile desteği ile ayaklandı. Ayaklanma işareti İstanbul’daki Kürt yanlısı çevrelerden geldi. Bu bölgede ortaya çıkan olaylar, İngilizlerin uğradıkları yenilgiden sonra hiç affetmedikleri Mustafa Kemal’e ve Ankara’daki Meclise karşı yürüttükleri siyasetin bir parçasıdır. Kürt ayaklanması bundan daha iyi koşullarda patlak veremezdi. Ayaklanma, Türklerin Musul üzerindeki iddialarını araştıran komisyonda, Türklerin kendi topraklarındaki Kürtler arasında bile huzuru sağlayamadığını gösterecekti.”(418- “Fransız Dışişleri Bakanlığı Gizli Belgeler” E. Levant, (1918-1929 Kürdistan Cause Serisi, Vol 101, sf. 21 v.d.) ak. Uğur Mumcu “Kürt – İslam Ayaklanmaları” Tekinay y. 19. Basım, 1995, sf. 97)

Kürt ayaklanmaları, Şeyh Sait isyanından sonra da devam etti. 1938’e dek devam eden bu ayaklanmaların adları ve tarihleri şöyleydi; Sasan ayaklanması (1925-1937), Ağrı ayaklanmaları (1926-1930), Koçuşağı ayaklanması (1926), Zeylman ayaklanması (1930), Oramar ayaklanması (1930). Cumhuriyetin Roçkotan ve Raman (1925), Biçar (1927), Tendürük (1929), Savur (1930), Pülümür Tedip (yola getirme) harekatları meydana gelmiştir.

(Metin Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1. Basım, Aralık 1999, S. 427)

Dersim’in Önemi

Kürt ayaklanmalarının sonuncusu olan Dersim ayaklanmasının, hem isyancılar hem de genç Cumhuriyet açısından ayrı bir önemi vardı. Dersim, Osmanlı’dan beri zorlu doğa koşulları ve etkin aşiret egemenliğiyle neredeyse, Anadolu’nun ortasında içine kapalı ayrı bir ülke gibiydi. Bölgeye tamamen hakim durumda olan aşiretler, vergi vermiyor, askere insan göndermiyor ve kendi adlarına vergi topluyorlardı. Sürekli olarak besledikleri, özel silahlı güçlere sahiptiler. Aşiretçilik ve göçerlik egemen sistemdi ve bölgenin tek ekonomik faaliyeti, ticaret değil eşkiyalıktı. Türkiye Cumhuriyeti yasaları bu bölgeye henüz ulaşmamıştı. Ulusal bütünlüğün tamamlanması, Dersim halkının, göçerlik ve feodal gerilikten kurtarılması ve bitmek bilmeyen Kürt ayaklanmalarına son verilmesi için, Dersim sorunu çözülmeliydi.

Ankara’nın, kalıcı bir çözüm bulunması için kararı şuydu: ‘Dersim sorunu sadece askeri eylemlerle çözülemez. Kalıcı bir çözüm için, sosyal ve ekonomik önlemlerin alınması gerekmektedir.’ Bu anlayışıyla yapılacak işlerin planlamasına 1927’de başlandı ve alınan kararlar bir program dahilinde uygulamaya sokuldu. Önce, bölgeyle olan ulaşım sorununu çözmek için yol ve köprüler yapıldı. Aşiret dışı köylülere toprak verilerek bunların hem tarım hem de ticaretle uğraşmaları sağlandı. Eğitime özel önem verildi, ilk elden, Pülümür, Mazgirt ve Hozat’ta bölge okulları açıldı. Aşiretler hakkında araştırmalar yapıldı. Nüfus ve silah güçleri ile etkinlik alanları, ekonomik durumları saptandı. Aşiretlerin tüzel kişilikleri kaldırıldı, bu nitelikteki taşınmazları devletleştirildi. 1935 yılında, 2884 sayılı “Dersim’in Vilayet teşkilatına alınması” için bir yasa çıkarıldı. Vali ve komutan yetkilerini birleştirerek yönetim yetkilerini arttıran bu yasa ile Dersim’in adı Tunceli olarak değiştirildi.

Bu gelişmelerden rahatsız olan ve bölgede, yüzlerce yıl neredeyse fiili bir bağımsızlık içinde yaşayan aşiretçi egemenler, tepki göstermekte gecikmediler. 21 Mart 1937’de ayaklandılar. 1938 yılında isyan bastırıldı. Sadece Demenan aşireti yüksek dağlara çekilerek 1942 yılına dek direndiler. Sonuçta Dersim, Türkiye Cumhuryieti’nin diğer bölgelerinden herhangi bir farkı olmayan yurt parçası haline getirildi. Eşkiyalık önlendi ve Tunceli halkı kısa sürede, bölgenin okuma oranı en yükse ve Cumhuriyet ilkelerine en bağlı halkı haline geldi.

(Metin Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1. Basım, Aralık 1999, S. 428)

Kürt ayaklanmaları, yüz yılı aşkın bir süredir, Ortadoğu’ya ait emperyalist politikaların değişmeyen malzemesi olmuştur. Ekonomik ve sosyal gericilik, gelişmeye kapalı yerel gelenekler ve ilkel bir örgütsüzlük içinde yaşayan yöre halkı, sayıları 500’ü bulan aşiretler tarafından ‘esir alınmış’ durumdadır. Dinsel gericilikle iç içe girmiş olan bu aşiretler, halkın çok sınırlı olan gelir kaynaklarına el koyarlar ve sürekli bir biçimde birbirleriyle çatışırlar. Reisleri, aracılığıyla satın alınmaları, bu yolla da, yöre halkının kandırılmasına alet edilmeleri kolaydır. Çabuk ayaklanırlar ve çabuk yenilirler. Bu nedenle bölge halkına, sürekli olarak acı ve gözyaşı vermişlerdir. Bu durum, sadece Türkiye’de değil, Irak, İran ve Suriye’de de aynıdır.

Emperyalizmin Kürtlere olan ilgisi, petrolün öneminin artması ve Ortadoğu’da zengin petrol yataklarının bulunmasıyla başlamıştır. Bölgeyi denetim altında tutabilmek için, buradaki hiçbir devletin güçlenmesine izin verilmemiş, yörenin geri unsurları bu amaçla yoğun biçimde kullanmıştır. Kurtuluş Savaşı içindeki gerici isyanlarla, Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki İslamcı-Kürtçü ayaklanmaların yoğunluğu bundandır.

Batılıların bilinen tutumları elbette Türkiye ile sınırlı değildir. Arap ülkelerinde, İran’da, Afganistan’da ve Pakistan’da hep aynı politika izlenmiş ve izlenmektedir. Türkiye dışındaki uygulamalara en çarpıcı örnek Irak’tır ve Iraklı Kürt lider Şeyh Mahmut Berzenci’dir.

(Metin Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1. Basım, Aralık 1999, S. 429)

Bilindiği gibi Irak, Osmanlı yönetiminden sonra, “İngiliz manda yönetimi”ne girmiştir. Bağdat’daki Arap yöneticilerine ne zaman İngilizlere karşı yönetim yetkilerini arttırma çabasına girseler, İngilizler hemen Kuzey Irak’a koşar, para, silah ve siyasetle Berzenci’ye ulaşır ve Kürtlerin yoğun olduğu yerlerde ayaklanma başlatırlardı. Ayaklanma gelişip Bağdat yönetimi zor duruma düşünce İngilizler, isteklerini ödünsüz bir biçimde uygulatırlardı. İstekleri yerine gelince bu kez, Bağdat yönetimiyle birleşip ayaklanma bastırılırdı. Berzenci yakalanır e Hindistan’a sürülür, bir süre sonra, Arap yönetimi bağımsızlık isteklerini tekrar dile getirmeğe başladığından başa dönülüp aynı oyun tekrarlanırdı. Bu oyun Irak’ın kısa tarihinde, hemen aynısıyla tam üç kez oynandı. Üçüncü ayaklanmanın bastırılmasına, İngiliz uçakları da katıldı ve onbinlerce Irak’lı Kürt köylüsü öldürüldü.

Günümüzün Ortadoğusunda, İngilizlerin yerini Amerikalıların almasından başka, bir değişiklik yok gibidir. Kürtler farklı bir biçimde yine kullanılıyorlar ve söz dinlemez hale gelen bölge ülkelerine karşı Batılı’ların haklarını koruyacak kukla bir devlet kurmaya teşvik ediliyorlar. Kürtler sonu belirsiz ve çatışmalarla dolu yeni bir kaos ortamına doğru sürükleniyorlar.

Mustafa Kemal’in Kürt sorunuyla ilgili olarak 1922 yılında söyledikleri bugün, hiç eskimemiş gibidir; “… Kürt sorunu, karışık, çetin bir sorundur. Şunu dikkate almalısınız ki, Kürdistan, petrol,bakır, kömür, demir ve daha başka madenler bakımından zengin bir yöredir. Başta başlıca düşmanımız İngiltere olmak üzere, birçokları bu bölgeye göz koymuş bulunuyorlar. Burada stratejinin, İran’a, Kafkasya’ya, Irak’a giden ticaret yollarının da etkisi vardır. İngiltere Kürtlerin üç devlete ait olmasından faydalanmakta, bunu da bir koz olarak kullanmaktadır. İngiltere kendi egemenliği altında bir kürt devleti kurmak ve bu sayede, İran’a, Kafkasya’ya kumanda etmek istemiştir. İngiltere eskiden beri Kürt liderlerini satın almaktadır. Şimdi Kürt liderleri bölünmüş bulunuyor. Kimi İran’a, kimi İngiltere’ye, kimi de bize bağlıdır.” (419- “Bir Sovyet Diplomatının Anıları” Aralof, Birey y. sf. 120)

(Metin Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1. Basım, Aralık 1999, S. 430)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s