KADIN HAKLARI DOSYASI : Stanford Kampüsünde Cinsel Saldırıya Uğrayan Kadının Yazdığı Muhteşem Mektup

Sayın hâkim,

Sakıncası yoksa konuşmamın büyük kısmı boyunca davalıya doğrudan sesleneceğim.

Beni tanımıyorsun ama içime girdin ve bugün bu yüzden buradayız.

17 Ocak 2015 günü evde sakin bir Cumartesi geçiriyordum. Babam akşam yemeği hazırlamıştı, hafta sonu ziyarete gelen küçük kız kardeşimle masada oturuyorduk. İşim tam zamanlı olduğundan uyku vaktim yaklaşıyordu. Evde yalnız başıma zaman geçirmeyi, kız kardeşim arkadaşlarıyla partideyken televizyon izleyip kitap okumayı planlıyordum. Derken bunun kız kardeşimle geçirebileceğim tek gece olduğunu düşündüm, yapmayı daha çok önemsediğim bir şey yoktu. Yani neden olmasın, evime on dakika uzaklıkta aptal bir parti veriliyor, gideyim sersem sersem tuhaf danslar edip küçük kız kardeşimi utandırayım. Yolda “oradaki lisans öğrencileri hâlâ diş teli takıyordur” diye şaka yaptım. Kız kardeşim, bir üniversite partisine kütüphaneci gibi bej hırka giydiğim için benimle dalga geçti. Konuşmanın bir yerinde kendime “hanım teyze” dediğimi hatırlıyorum çünkü oradaki en yaşlı insan olacağımı biliyordum. Eğlenmek için komik suratlar yaptım, gardımı indirdim ve üniversiteden sonra alkol toleransımın kayda değer şekilde düşmüş olacağını hesaba katmadan çok hızlı içtim.

Sonrasında tek hatırladığım bir koridorda sedyeyle götürülüyor olduğum. Ellerimin üstünde ve dirseklerimde kurumuş kan ve sargı bezleri vardı. Belki düşüp kampüsteki idari birimlerden birine getirilmişimdir diye düşündüm. Çok sakindim, kız kardeşimin nerede olduğunu merak ediyordum. Bir polis memuru cinsel saldırıya uğradığımı söyledi. Sakinliğimi korudum, yanlış kişiyle konuştuğundan emindim. Bu partiye gelen kimseyi tanıyor değildim. Nihayet tuvaleti kullanmama izin verdiklerinde, bana giydirdikleri hastane giysisini indirdim, iç çamaşırımı sıyırmak için uzandım ve boşluğu kavradım. Ellerimle hiçbir şeyi tutamayıp cildime dokunduğum anda hissettiklerimi hâlâ hatırlıyorum. Gözlerimi aşağı çevirdim, hiçbir şey yoktu. O ince kumaş parçası, vajinamla herhangi başka bir varlık arasındaki tek şey kayıptı ve içimde ne varsa sus pus oldu. O hissi tarif edecek sözleri hâlâ bulamıyorum, yoklar. Nefes almaya devam edebilmek için belki polisler makasla kesip kanıt olarak almışlardır diye düşündüm.

Ardından ensemi kaşındıran çam yapraklarını hissettim, çekip saçımdan çıkarmaya başladım. Belki de bir ağaçtan başıma düşmüşlerdir dedim. Beynim, vücudum fiziksel tepkiler vermesin diye iç sesimi bastırmaya çalışıyordu. Çünkü bu sesin tek söylediği, “imdat, bana yardım edin” idi.

Üstüme sarılı battaniyeyle odadan odaya, arkamda çam iğnelerinden izler bırakarak gezindim; oturduğum her odada küçük bir yaprak yığını bırakıyordum. Benden üzerinde “tecavüz mağduru” yazılı belgeleri imzalamamı istediler; başımdan gerçekten bir şey geçtiğini o an düşünmeye başladım. Giysilerime el konmuştu; hemşireler vücudumdaki sıyrıkları cetvelle ölçüp fotoğraflarını çekerken çıplak halde ayakta bekledim. Üçümüz birlikte saçımdaki çam iğnelerini çıkarmaya uğraştık, kâğıttan bir keseyi dolduran altı el… Beni sakinleştirmek için “yalnızca çiçek böcek, çiçek böcek” dediler. Vajinama ve anüsüme birçok kulak çöpü sokuldu, iğneler vuruldum, haplar aldım ve iki yana açılmış bacaklarımın arasına bir Nikon doğrultuldu. İçimde ikiye açılan, uzun, sivri gereçler vardı ve vajinam sıyrık kontrolü için soğuk, mavi bir boyayla kaplandı.

Birkaç saat böyle geçtikten sonra duş almama izin verdiler. Akan suyun altında kendimi inceliyordum ve o anda vücudumu artık istemediğime karar verdim. Ondan korkuyordum, içine neyin girdiğini bilmiyordum; mikrop kapıp kapmadığını, kimin dokunduğunu… Vücudumu bir ceket gibi çıkarıp geri kalan her şeyle birlikte hastanede bırakmak istedim.

O sabah bana söylenen tek şey bir çöp bidonunun arkasında, bir yabancı tarafından büyük ihtimalle penetre edilmiş halde bulunduğum ve sonuçlar hemen çıkmadığı için yeniden HIV testi uygulanması gerektiğiydi. Ama o an için, eve gidip normal hayatıma geri dönmem gerekliymiş. Dünyaya yalnızca bu bilgiyle yeniden adım attığınızı düşünün. Bana kocaman sarıldılar; yalnızca ayakkabı ve kolyemin bende kalmasına izin olduğu için, verdikleri eşofman altı ve uzun kollu penyeyle yürüyerek hastaneden çıkıp otoparka gittim.

Kardeşim beni arabayla aldı. yüzü acıdan çarpılmış ve gözyaşlarıyla sırılsıklamdı. Hemen içgüdüsel olarak acısını gidermek istedim. Ona gülümsedim, yüzüme bakmasını söyledim; işte buradayım, iyiyim, her şey yolunda, buradayım. Saçım yıkandı, temiz, bak bana dünyanın en tuhaf şampuanını verdiler, sakin ol ve yüzüme bak. Bana giydirdikleri şu komik eşofman takımına bak, beden eğitimi öğretmenine benzedim, haydi eve gidip bir şeyler yiyelim. Eşofmanın altında çizikler ve sargı bezleri olduğunu, vajinamın ağrıdığını ve içine soktukları şeylerden dolayı tuhaf, koyu bir renk aldığını, iç çamaşırımın kayıp olduğunu ve içimdeki boşluğun konuşmaya devam edemeyecek kadar büyük olduğunu söylemedim. Benim de korktuğumu, yıkıma uğramış hissettiğimi… Eve vardık ve kız kardeşim bana saatler boyu sarıldı.

Erkek arkadaşım ne olduğunu bilmiyordu; beni telefonla arayıp “Dün gece senin için çok endişelendim, beni korkuttun, eve sağ salim vardın mı?” dedi. Dehşete düştüm. O gece bilincimi kaybettiğim sırada onu aradığımı, anlaşılmaz bir sesli mesaj bıraktığımı, ardından telefonla konuştuğumuzu ama benim heceleri onu endişelendirecek şekilde ağzımda yuvarlayıp birbirine karıştırdığımı, bana defalarca hemen kız kardeşimi bulmamı söylediğini o anda öğrendim. Sonra yeniden “Dün gece ne oldu? Eve sağ salim varabildin mi?” diye sordu, vardığımı söyledim; telefonu kapatıp ağlamaya başladım.

Aslında bir çöp bidonu arkasında tecavüze uğramış olabileceğimi ama kim tarafından, ne zaman ya da nasıl olduğunu bilmediğimi ne erkek arkadaşıma ne aileme söylemeye hazırdım. Onlara söylesem yüzlerindeki korkuyu görmek benim korkumu on katına çıkarırdı; bunun yerine tüm bu olanlar gerçek değilmiş gibi yaptım.

Olanları aklımdan çıkarmaya çalıştım ama yükü öyle ağırdı ki ne yemek yedim, ne biriyle konuştum, ne uyudum ne de biriyle herhangi bir şekilde iletişime geçtim. İşten sonra çığlık atmak için ıssız bir yere gidiyordum. Kimseyle iletişim kurmadım, dünyada en çok sevdiğim insanlardan kendimi soyutladım. Olayın ardından bir hafta boyunca o gece bana ne olduğuna dair hiçbir duyum almadım. Tüm bunların yalnızca bir kâbus olmadığının tek kanıtı, hastaneden verdikleri, çekmecemde duran uzun kollu penyeydi.

Bir gün ofiste telefonumu karıştırırken bir habere denk geldim. Bilincimi kaybetmiş halde, saçım karmakarışık, kolyem boynuma dolanmış, elbisem omuzlarımdan aşağı ve belimden yukarı çekilmiş, sütyenim elbisemden çekip çıkarılmış, kıçım botlarıma kadar çıplak, bacaklarım iki yana ayrılmış ve tanımadığım biri tarafından yabancı bir nesneyle penetre edilmiş halde bulunduğumu ilk kez bu yazıdan okuyup öğrendim. Bana olanları bu şekilde, masamda oturup haberleri okurken öğrendim. Bana ne olduğunu dünyadaki herkesle aynı anda öğrendim. Saçımdaki çam yaprakları bu anda bir anlam kazandı, ağaçtan falan düşmemişlerdi. İç çamaşırımı o çıkarmıştı, parmaklarını içime sokmuştu. Bu insanı tanımıyordum bile. Bu insanı hâlâ tanımıyorum. Hakkımdaki haberleri bu şekilde öğrendiğimde, bu ben olamam dedim.

Bu ben olamam. Öğrendiklerimi ne kabul edebildim ne sindirebildim. Ailemin bunları internette okuduğunu hayal bile edemiyordum. Okumaya devam ettim ve bir sonraki paragrafta asla affetmeyeceğim bir şey gördüm; ona göre tüm bu olanlardan hoşlanmıştım. Hoşlanmışım… Yine tek söyleyebileceğim, bu hissi tarif edecek sözleri bulamıyorum, yoklar.

Uğradığım cinsel saldırıyı fazlasıyla ayrıntılı şekilde okuduktan sonra, yazının sonunda onun yüzme derecelerinin listelendiğini gördüm. Kadın cenin pozisyonunda, iç çamaşırı çıplak karnından yirmi santimetre ötede, bilinci kapalı ama solunumunu sürdürür halde bulundu. Bu arada çocuk da iyi yüzücü. Konu buysa benim bir mili kaç dakikada koştuğumu da yazın. İyi yemek yaparım, bunu da ekleyin; sanırım yazının sonu, olan iğrenç şeyleri sıfırlamak için müfredat dışı etkinliklerimizi listelediğiniz kısım.

Haberin yayınlandığı gece nihayet ailemi karşıma oturttum ve cinsel saldırıya uğradığımı, haberleri izlememelerini çünkü üzüleceklerini, yalnızca iyi olduğumu, burada ve iyi olduğumu bilmelerini istediğimi söyledim. Ama söyleyeceklerimin daha yarısına gelmiştim ki annem beni yere yığılırken kavradı. Çünkü artık ayakta duramıyordum. İyi falan değildim.

Olayın yaşandığı geceden bir gün sonra adımı bilmediğini, teşhis etmesi gerekse beni tanıyamayacağını söyledi. Aramızda herhangi bir diyalog geçtiğinden bahsetmiyordu, hiçbir konuşma olmamış, yalnızca dans edip öpüşmüşüz. Dans kulağa sevimli geliyor, sanki parmaklarımızı şıklatıp fırıl fırıl dönmüşüz gibi, yoksa kalabalık bir odada birbirine sürtünen vücutları mı düşünmeliyim? Öpüşme dediği birbirine doğru devrilip yaslanan suratlar mıydı? Dedektif, beni yurt odasına götürmeyi planlayıp planlamadığını sorduğunda böyle bir planının olmadığını söylemiş. Nasıl çöp bidonun arkasına geldiğimizi sorduğunda ise bilmediğini… Partideki diğer kızları da öptüğünü, bunlardan birinin onu reddeden kız kardeşim olduğunu kabul etmiş. O gece biriyle yatmak istediğini de… Demek ki ben sürüdeki yaralı ceylandım, tümüyle yalnız ve savunmasız, fiziksel olarak kendimi koruyamayacak halde. Ve o bu yüzden beni seçti. Bazen şöyle düşünüyordum: o gece oraya gitmemiş olsam bunların hiçbiri yaşanmayacaktı. Ama sonra şunu fark ediyorum: yine yaşanacaktı, yalnızca ben değil bir başkası yaşayacaktı. Sarhoş kızlar ve partilere erişebileceğin dört yıllık bir sürece giriyordun ve böyle başladıysan devam etmediğin çok iyi oldu.

Olaydan bir gün sonra benim de hoşuma gittiğini düşündüğünü söylemiş çünkü sırtını okşamışım. Sırtını okşamışım… Benim bir rıza dile getirdiğimi, konuştuğumuzu asla söylemedi. Sırtını okşamışım.

Sonra bir kez daha haberlerde kalçamın ve vajinamın tümüyle açıkta olduğunu, göğüslerimin ellendiğini; çam yaprakları, toz toprakla birlikte içime parmakların sokulduğunu, çıplak tenimin ve başımın bir çöp bidonun arkasında zemine sürtüldüğünü ve tüm bunların erekte olmuş bir üniversite birinci sınıf öğrencisi yarı çıplak, bilinci kapalı vücudum üzerinde gidip gelirken yaşandığını öğrendim. Ama olanları hatırlamıyorum, hoşuma gitmediğini nasıl kanıtlayacağım?

Mahkemeye gidilmesine imkân olmadığını düşündüm; tanıklar vardı, vücuduma toprak girmişti, kaçmış ama yakalanmıştı. Anlaşmaya gidileceğini, resmi bir özür dileneceğini ve hayatlarımıza devam edeceğimizi düşündüm. Ama bunun yerine işinin ehli bir avukat, uzman tanıklar, hayatım hakkında bana karşı kullanılacak bilgiler edinmeye çalışan, kız kardeşim ile söylediklerimizi geçersiz kılacak yasal boşluklar bulmaya uğraşan özel dedektifler tuttuğunu; bu cinsel saldırının aslında bir yanlış anlamadan ibaret olduğunu kanıtlamaya çalışacağını öğrendim. O gece olanları yalnızca kafa karışıklığı içinde yaptığına tüm dünyayı ikna etmek için her yolu deneyecekti.

Bana yalnızca cinsel saldırıya uğradığım söylenmedi. Olanları hatırlayamadığım için rıza göstermediğimi kanıtlayamayacağım da söylendi. Bu algımı çarpıttı, bana zarar verdi ve neredeyse beni yok etti. Bana orta yerde, aşikâr şekilde cinsel saldırıya, neredeyse tecavüze uğradığım ama bunun cinsel saldırı sayılıp sayılamayacağını henüz bilmediğimiz söylendi. İçinde bulunduğum durumun açıkça yanlış olduğunu göstermek için bir yıl boyunca savaşmak zorunda kaldım.

Davayı kaybetmeye de hazırlıklı olmam söylendiğinde bunu yapamayacağımı söyledim. Ben uyandığım andan itibaren o suçluydu. Çekmeme neden olduğu acıdan beni kimse vazgeçiremeyecekti. Hepsinden kötüsü, geceyi hatırlamadığını artık bildiğine göre tüm senaryoyu yazma hakkı ona geçiyor dendi. İstediğini söyleyebilir ve kimse itiraz edemez. Ne gücüm vardı ne sesim, savunmasızdım. Hafıza kaybım aleyhime kullanılacaktı. İfadem zayıf ve eksik görülüyordu, davayı kazanmaya belki de yeterli gelemeyeceğime inandırılıyordum. Bu, insana öyle derinden hasar veriyor ki… Avukatı jüriye sürekli, inanabilecekleri tek kişinin Brock olduğunu, çünkü kızın hatırlamadığını söyledi. Yaşadığım çaresizlik travmatikti.

Zamanımı iyileşmeye ayırmak yerine geceyi tüm ıstıraplı ayrıntılarıyla hatırlamaya çalışıyordum çünkü avukatın istilacı, saldırgan, beni konudan saptırmak, kendimle ve kız kardeşimin ifadesiyle çelişmemi sağlamak ve cevaplarımı istediği yöne çekmek için özellikle tasarlanmış sorularını yanıtlamaya hazırlanmam gerekiyordu. Avukat, “Vücudunuzda herhangi bir sıyrık fark ettiniz mi?” demek yerine “Vücudunuzda herhangi bir sıyrık fark etmediniz, değil mi?” diye sordu. Bu, sanki kendi kıymetimden feragat edeyim diye özellikle hazırlanmış bir strateji oyunuydu. Cinsel saldırı olduğu açıkça ortadaydı; ama işte mahkemedeydim ve şunun gibi sorulara cevap veriyordum:

Kaç yaşındasın? Kaç kilosun? Olay günü ne yedin? Yani, akşam yemeğinde ne yedin? Yemeği kim yaptı? Yemeğin yanında bir şey içtin mi? Su bile mi içmedin? Ne zaman içtin? Ne kadar içtin? Hangi bardaktan içtin? İçkiyi sana kim verdi? Normalde ne kadar içersin? Seni partiye kim bıraktı? Ne zaman bıraktı? Ama tam olarak nereye bıraktı? Üzerinde ne vardı? Bu partiye neden gittin? Oraya vardığında ilk ne yaptın? Bunu yaptığına emin misin? Bunu saat kaçta yaptın? Bu mesaj ne anlama geliyor? Kime mesaj gönderdin? Tuvalete kaçta gittin? Çişini nereye yaptın? Çişini dışarıda yaparken yanında kim vardı? Kız kardeşin aradığında telefonun sessizde miydi? Sessize aldığını hatırlıyor musun? Öyle mi, çünkü hatırlatmak isterim; sayfa 53’te telefonun sesinin açık olduğunu söylemişsin. Üniversitede içki içer miydin? Partilerde delice eğlendiğini söylemişsin? Bilincini kaçıncı kez kaybediyorsun? Üniversite kulüp partilerine gider miydin? Erkek arkadaşınla ciddi bir ilişki içinde misiniz? Onunla seks yapıyor musunuz? Ne zaman çıkmaya başladınız? Erkek arkadaşını aldatır mısın? Hiç aldattın mı? Onu ödüllendirmek istediğini söylediğinde ne demek istiyordun? Kaçta uyandığını hatırlıyor musun? Hırkan üstünde miydi? Hırkan ne renkti? O gece hakkında hatırladığın başka ne var? Hiçbir şey yok mu? Tamam, boşlukları Brock doldurur.

Adımı sormaya bile yeltenmemiş, beni gördükten dakikalar sonra çıplak bırakmış bu çocuğun davranışına bahane bulmak için özel hayatımı, aşk hayatımı, geçmişimi, aile hayatımı parça parça ayırıp inceleyen, anlamsız sorular yoluyla önemsiz detaylar toplayan bir sorgulama şekliyle bana her yönden saldırıldı. Fiziksel saldırının ardından, “görüyor musunuz anlattıkları birbirini tutmuyor, aklını kaçırmış, neredeyse alkolik sayılır, büyük ihtimalle biriyle yatmak istiyordu, çocuk da sporcu zaten, ikisi de sarhoştu işte, her neyse hastaneyle ilgili hatırladıkları olaydan sonra olmuş şeyler, hesaba katmak için bir neden yok, Brock’un kaybedecek çok şeyi var ve şu an gerçekten zor durumda” diyebilmek için özellikle tasarlanmış bir dizi soruyla saldırıya uğradım.

Ardından onun ifade verme zamanı geldi. Bu noktada yeniden mağdur ediliyordum. Hatırlatmak isterim, olaydan bir sonraki günün gecesi beni yurt odasına götürmeyi asla planlamadığını söylemişti. Neden çöp bidonunun arkasında olduğumuzu bilmediğini… Kalkıp gitmeyi isteme nedeni iyi hissetmemesiydi ve aniden kovalanıp saldırıya uğradı. Ama sonra benim o geceyi hatırlamadığımı öğrendi.

Bu yüzden bir yıl sonra, beklendiği üzere yeni bir diyalog gün yüzüne çıktı. Brock’un öpüşme, dans, el ele tutuşma, yerlerde aşkla yuvarlanma ile süslenmiş, berbat yazılmış genç yetişkin romanlarına benzeyen tuhaf ve yeni bir hikâyesi vardı. Ama en önemlisi, bu yeni hikâyenin içine benim aniden ortaya çıkan rızam eklenmişti. Olaydan bir yıl sonra hatırlamış tabii değil mi: “bu arada, aslında evet dedi, yani aramızda geçen her şeye evet demişti, bu yüzden…”

Bana dans etmek isteyip istemediğimi sorduğunu söyledi. Evet demişim. Yurt odasına gitmek ister miyim, sormuş. Evet demişim. Sonra parmaklarını vajinama sokabilir mi sormuş, evet demişim. Çoğu erkek “Seni parmaklayabilir miyim?” diye sormaz. Genelde doğal akışında, iki tarafın da rızasıyla gelişir, bir soru cevap seansının ardından değil. Ama görünüşe bakılırsa her konuda rıza göstermişim. Çocuğun bir suçu yok.

Hikâyenin bu halinde bile neredeyse hiç diyalog yok; ağzımdan toplamda üç sözcük çıkıyor ve beni yarı çıplak halde yere yatırıyor. Hayatımda üç sözcüğün ardından penetre edildiğim olmadı. O gece tam bir cümle kurduğumu duyduğunu iddia etmedi, yani haberlerde “tanıştığımız” falan söylendiğinde ben bu kadarından bile emin olamıyorum. Gelecekte aklında bulunsun, bir kızın rıza verebilecek durumda olduğundan emin değilsen tam bir cümle kurabiliyor mu, bak. Bunu bile yapamadın. Birbiriyle ilgili bir sözcük dizisi… Cümle kuramıyorsa, hayır demektir. Ona dokunma. Cevap kesinlikle hayır. Belki falan değil, tastamam hayır. Bunun neresi karışık? Buna akıl fikir, insaniyet denir.

İfadesine göre yerde olmamızın tek nedeni benim düşmemmiş. Aklının bir kenarına yaz: bir kız yere düşerse ayağa kalkmasına yardım et. Yürüyemeyecek kadar sarhoşsa ve düşüyorsa tepesine çıkma, üstünde gidip gelme, iç çamaşırını çıkarma ve elini vajinasına sokma. Bir kız düşerse ayağa kalkmasına yardım et. Elbisesinin üstüne hırka giymişse göğüslerine dokunmak için çıkarma. Belki de üşüyordur, belki hırkayı bu yüzden giymiştir. Sen üstüne çullanmışken açıkta kalan kıçı ile bacaklarına kozalak ve çam yaprakları batıyorsa üstünden kalk.

Hikâyene dönersek iki insan sana doğru geldi. Korktuğundan kaçtığını söylüyorsun. Ben yakalanmaktan korktuğun için kaçtığını söylüyorum; iki korkunç İsveçli lisansüstü öğrencisinden korktuğundan falan değil… Hiç yoktan saldırıya uğradığını düşünmen fikri gülünç. Baygın vücudumun tepesine çullanmanla bunun hiçbir ilgisi olmadığı şeklindeki iddian da… İş üstünde, hiçbir açıklama yapamayacağın bir halde yakalanmıştın. Seni kovalayıp yere devirdiklerinde neden, “Durun! Her şey yolunda, ona sorabilirsiniz; işte orada, size anlatacaktır.” demedin? Rızamı henüz almıştın, değil mi? Bilincim yerindeydi, değil mi? Polisler olay yerine varıp seni yakalayan “şeytani” İsveçli’yi sorguladığında, gördüklerinden dolayı öyle çok ağlıyormuş ki konuşamayacak haldeymiş. Ayrıca gerçekten tehlikeli olduklarını düşünmüşsen yarı çıplak bir kızı öylece bırakıp koşup kendini kurtarmışsın. Nereden bakarsan bak saçma sapan bir hikâye.

Avukatın defalarca kızın bilincini ne zaman kaybettiğini bilemeyiz dedi. Haklı olabilirsin, belki hâlâ gözlerimi aralamaya çalışıyordum, tümüyle hareketsiz hale gelmemiştim. Ama suçu hiçbir aşamada benim bilincimi kaybettiğim saniyeyi tam tamına bilmesine bağlı değildi; bu dava hiçbir zaman bununla ilgili olmadı. Konuşamıyordum, yerde geçen kısmın çok öncesinden beri rıza veremeyecek kadar sarhoştum. Bana bu olay dizisinin başından itibaren asla dokunulmamalıydı. Brock, “Bilincinin kapalı olduğunu, yanıt vermediğini hiç fark etmedim. Bilincinin kapalı olduğunu fark etmiş olsaydım, derhal dururdum.” dedi. Ama konu şu; planın benim bilincim tam anlamıyla kapandıktan sonra durmak idiyse hâlâ hiçbir şey anlamıyorsun demektir. Üstelik ben bilincimi yitirince durmuş bile değilsin ki! Seni başkaları durdurdu. Bisikletli iki çocuk karanlıkta benim hareket etmediğimi fark edip sana müdahale ettiler. Sen benim üstümdeyken nasıl fark etmezsin?

Fark etseydin durup yardım çağırmış olacağını söyledin. Söylersin tabii, ama bana nasıl yardım edeceğini adım adım açıklamanı istiyorum. Tüm aşamaları anlat. O kötü İsveçliler beni bulmamış olsa o gece nasıl geçerdi bilmek istiyorum. Soruyorum, iç çamaşırımı botlarımın üstünden geçirip geri mi çekerdin? Boğazımın çevresinde düğümlenen kolyemi mi çözerdin? Ayrılmış bacaklarımı yan yana getirip üstüme bir şeyler örter miydin? Boynumdaki ve kalçamdaki sıyrıkların acıyıp acımadığını sorar mıydın? Sonra gider bir arkadaşını çağırıp “Onu sıcak ve rahat bir yere götürmeme yardım eder misin?” der miydin? İsveçliler gelmiş olmasa o gecenin nasıl biteceğini düşündüğümde uykularım kaçıyor. Bana neler olurdu? İşte bu, hikâyenin asla iyi bir açıklama bulamayacağın kısmı. Bir yılın ardından bile bulamadın.

Doğruyu söyleyeceğine yemin ettiğin halde hepimize bunu istediğimi, buna izin verdiğimi ve bilmediğin nedenlerden ötürü iki adamın saldırısına uğramış olduğun için asıl senin mağdur olduğunu anlatman hastalıklı bir şey, delice, bencilce ve aptalca. Söylediklerimin altını oymak, onları geçersiz kılmak ve bana acı vermenin neden uygun bir şey olduğunu açıklamak için her şeyi yapabileceğini gösteriyor. İnatla, beni harcamak uğruna, namını ve kendini kurtarmaya çalıştın.

Ailem çam iğneleriyle dolu bir sedyeye başım bağlı halde çekilmiş fotoğraflarımı görmek zorunda kaldı. Gözlerim kapalı, vücudum toprak içinde, elbisem sıyrılmış, elim kolum karanlıkta hareketsiz halde dururken çekilmiş fotoğraflarımı görmek zorunda kaldılar. Sonra bunların üstüne, avukatının “resimler olaydan sonra çekilmiştir, kanıt niteliği taşımaz” demesini dinlemek zorunda kaldılar. “Evet, hemşire vajinasının içinde sıyrıklar ve kızarıklık tespit edildiğini söyledi ama bu parmaklama sırasında olur ve müvekkilim bunu zaten kabul ediyor” demesini dinlemek zorunda kaldılar. Kız kardeşimin ifadesinin aleyhime kullanılmasını dinlemek zorunda kaldılar. Sanki er ya da geç başıma zaten bu türden bir şey geleceğini kanıtlarmış gibi avukatının beni cilveli, partilerde çılgınca eğlenen biri olarak resmetmeye çalışmasını dinlemek zorunda kaldılar. Telefonda duyduklarının aptal biri olmamdan kaynaklanan şaşkın konuşma şeklim olduğunu, sesimin bu yüzden sarhoş gibi çıktığını anlatmasını dinlemek zorunda kaldılar. Sesli mesajda erkek arkadaşıma onu ödüllendireceğimi söylediğimi, bunun ne anlama geldiğini hepimizin bildiğini iddia etmesini dinlemek zorunda kaldılar. Şundan emin ol ki hediye kuponum devredilebilir değil, hele bana yaklaşan her isimsiz adamın yararlanabileceği bir program hiç değil.

Konu şu, ailem ve ben bunların hepsine katlanmak zorunda kaldık. Geceye O şekil verirken ben tüm bunları sessizce dinleyip oturmak, hazmetmek zorunda kaldım. Çektiğim acı kendi başına yeter de artarken birinin bu acının geçerliliğini ve ciddiyetini gaddarca azaltmaya çalışmasına katlanmak ayrı bir yük. Ama sonuçta mesnetsiz ifadeleri ve avukatının çarpık mantık oyunları kimseyi kandırmadı. Gerçekler kazandı, gerçekler ortadaydı.

Suçlusun. On iki jüri üyesi de seni üç ağır suçtan şüphe götürmez biçimde suçlu buldu. Suçlama başına on iki oydan, suçunu doğrulayan otuz altı evet oyu. Buna yüzde yüz, oybirliğiyle kabul edilmiş suç denir. Nihayet davanın bittiğini, sonunda yaptığını kabulleneceğini, içten bir şekilde özür dileyeceğini ve ikimizin de hayatlarımıza devam edip iyileşmeye başlayacağımızı sandım. Bunun üzerine beyanını okudum.

İç organlarımdan birinin öfkeden patlayacağını ve öleceğimi umuyorsan o noktaya varmak üzereyim. Hedefine yaklaştın. Cinsel saldırı kaza değildir. Bu olay, sarhoş üniversite öğrencisinin kötü bir karar sonucu yaşadığı tek gecelik ilişki hikayesi değil. Nasıl oluyorsa hâlâ hiçbir şey anlamıyorsun. Nasıl oluyorsa hâlâ kafan karışıkmış gibi konuşuyorsun.

Bu vesileyle davalının beyanından bölümler okuyup onlara cevap vermek istiyorum.

“Sarhoş olduğum için en doğru kararı verecek durumda değildim. Hem o da değildi,” diyorsun.

Alkol bir bahane değildir. Olayda bir etken midir? Evet. Ama beni soyan, parmaklarını vajinama sokan, neredeyse çıplakken başımı yerde sürükleyen alkol değildi. Haddinden fazla içmiş olmam kabul ettiğim, tecrübesizce yapılmış bir hata ama suç değil. Bu odadaki herkesin fazla içtiğine pişman olduğu bir gece olmuştur ya da bir yakını bunu tecrübe etmiştir. Fazla içtiğine pişman olmak cinsel saldırıda bulunduğuna pişman olmakla aynı şey değil. İkimiz de sarhoştuk. Ama şöyle bir fark var: ben senin pantolonunu ve iç çamaşırını çıkarmadım, sana uygunsuz şekillerde dokunup kaçmadım. Fark burada.

“Onu tanımaya hevesli olsam odama gitmeyi teklif etmek yerine telefon numarasını isterdim,” diyorsun.

Numaramı istemediğin için kızmış falan değilim. Tanışıyor olsak bile bu durumda olmak istemezdim. Erkek arkadaşım beni tanıyor ama bir çöp bidonu arkasında beni parmaklamak istese tokat yer. Hiçbir kız bu durumda olmak istemez. Hiç kimse. Telefon numarasını bil ya da bilme, umurumda değil.

“Çevremdeki herkesin yaptığı şeyi yapmanın, içki içmenin uygun bir davranış olduğunu düşünmekle aptallık ettim. Hatalıydım,” diyorsun.

Yine söylüyorum, hatalı olduğun kısım içki içmek değildi. Bana cinsel saldırıda bulunan çevrendeki herkes değildi. Sen hiç kimsenin yapmadığı bir şey yapmakta hatalıydın. Donunun içinde erekte olmuş sikini çıplak, savunmasız vücuduma partidekilerin beni koruyamayacağı, kız kardeşimin beni bulamayacağı karanlık bir yere saklanmış haldeyken sokmaya çalışmakta hatalıydın. Suçun alkollü kokteyl içmek falan değil. Hatalı olduğun kısım iç çamaşırımı şeker ambalajı gibi soyup fırlatman ve parmağını vücuduma sokmaya çalışman. Bunu neden hâlâ açıklamak zorundayım.

“Onu dava boyunca mağdur etmeyi ben hiç istemedim. Bunu yapan avukatımdı, davayı ele alış şeklinden kaynaklandı,” diyorsun.

Avukatını günah keçisi olarak kullanamazsın, o seni temsil ediyor. Kuşkuculuk derecesi insanı çileden çıkaran, beni küçük düşüren şeyler söyledi mi? Kesinlikle. Ereksiyonunun soğuktan kaynaklandığını söyledi mesela. Kelimeler kifayetsiz kalıyor.

“Üniversite kampüslerinde alkol alımı ve bununla gelen rastgele cinsel birliktelikler” aleyhinde lise ve üniversite öğrencileriyle konuşacağın bir program tesis etme sürecinde olduğunu söylüyorsun.

Üniversite kampüslerinde alkol alımı aleyhinde konuşmak… Aleyhinde konuşacağımız şey bu mu olmalı? Tüm yıl kavgasını verdiğim şey sence bu mu? Kampüslerde cinsel saldırı, tecavüz ya da rıza konusunda farkındalık değil de kampüslerde alkol kullanımı. Jack Daniels’a, Skyy Votka’ya son! Liselilerle alkol alımı hakkında konuşmak istiyorsan bir Adsız Alkolikler grubuna katıl. Fazla alkol alımıyla ilgili problem yaşamak alkol aldıktan sonra biriyle zorla seks yapmaya çalışmaktan farklı bir şey, anlıyorsun değil mi? Erkeklere, kadınlara nasıl saygı duyulacağını göster, nasıl daha az içki içileceğini değil.

“Alkol alımı ve bununla gelen rastgele cinsel birliktelikler.” Bununla gelen, yani yan etkisi gibi, siparişin yanında gelen kızarmış patates gibi. Rastgele ilişki bu olayın neresinde? Manşetlerde Brock Turner haddinden fazla içip rastgele cinsel ilişkiye girmekten suçlu bulundu yazmıyor. Üniversite kampüsünde cinsel saldırı yazıyor. Yapacağın powerpoint sunumun ilk slide’ı bu.

Yeterince açıkladım. Artık omuzlarını silkip kafan karışmış gibi görünmeye hakkın yok. Olanlar sırasında hiçbir ikaz işareti görmemiş gibi davranmaya hakkın yok. Neden kaçtığını bilmemek gibi bir hakkın yok. Beni kötü niyetle taciz etmekten suçlu bulundun ve kabullendiğin tek şey alkol almış olmak. Alkol sana kötü şeyler yaptırdı diye hayatının içler acısı bir hal alıp alt üst olduğunu anlatmayı bırak. Davranışlarının sorumluluğunu nasıl alacağını öğren.

Son olarak, “insanlara alkollü bir gecenin bir hayatı nasıl mahvedebileceğini göstermek istiyorum,” diyorsun.

Bir hayatı nasıl mahvedeceğini, tek bir hayat, seninki. Benimkini saymayı unuttun. Cümleyi senin için yeniden kurayım: insanlara alkollü bir gecenin iki hayatı nasıl mahvedebileceğini göstermek istiyorum. Seninki ve benimki… Sen nedensin ben sonuç. Beni yanında sürükleyip bu cehennemden geçiren, o geceye tekrar tekrar bulayan sensin. İkimizin kalesini de sen yıktın, senin yıkılma anında ben de devrildim. Senin gördüğün zarar somuttu. Unvanların, derecelerin, okul kaydın elinden alındı. Benimki ise içseldi, görülmeyen, gittiğim her yere yanımda götürdüğüm bir hasar… Değerimi, mahremiyetimi, enerjimi, zamanımı, emniyetimi, yakınlığımı, kendime güvenimi, sesimi çaldın. Ama hepsi buraya kadar.

Bak ortak bir noktamız var, ikimiz de sabahları uyanamıyormuşuz. Ben acıya yabancı değilim. Senin yüzünden bir kurbana dönüştüm. Adım gazetelere “bilinci kapalı halde bulunan sarhoş kadın” olarak çıktı. On beş hece, daha fazla değil. Bir süre ben de tüm varlığımın bundan ibaret olduğunu zannettim. Kendimi gerçek adımı, kimliğimi yeniden öğrenmeye zorladım. Tüm varlığımın bu kadar olmadığını yeniden öğrenmeye… Sen ülkenin en iyi üniversitelerinden birinde Amerikalı olmanın şahikası bir yüzücüyken, suçluluğu kanıtlanana kadar kaybedecek çok şeyi bulunan masum biriyken; ben bir üniversite partisinde çöp bidonunun arkasında bulunmuş sarhoş kurbandan ibaret olmadığımı yeniden öğrenmek zorunda kaldım. Ben canı geri çevrilemez şekilde yanmış, bir değeri olup olmadığı sorusunun cevabı için bir yıl beklemiş bir insanım.

Bağımsızlığım, neşem, nezaketim ve o ana kadarki istikrarlı hayatım tanınamayacak hale geldi. Diğer insanlara kapalı, sinirli, kendini değersiz gösteren, yorgun, gergin, bomboş hisseden birine dönüştüm. Yaşadığım tecrit zaman zaman dayanılmaz geldi. Sen de bana o geceden önceki hayatımı geri veremezsin. Sen yerle bir olmuş itibarını düşünürken ben sabah kalktığımda ağlamaktan şişmiş gözlerimi etrafı görecek kadar açabilmek için basayım diye her gece buzdolabına kaşık koymakla uğraşıyordum. İşe her sabah bir saat geç gidip merdiven boşluğunda ağlamak için izin alıyordum. Sana ağladığında o binadaki kimsenin duymayacağı, ağlamaya en uygun yerlerin hepsini sayabilirim. Acı öyle dayanılmaz bir hal aldı ki patronuma ayrılacağımı söylemek zorunda kaldım, günlük devam edilen bir işe gitmek imkânsızdı. Hayatımı bu şekilde yürütebileceğim noktaya kadar birikimlerimi harcayarak devam ettim.

Geceleri beş yaşındaymışım gibi ışık açık olmadan uyuyamıyorum çünkü bana dokunulduğunu gördüğüm, uyanamadığım kâbuslarım var. Bir süre uyuyabilmek için güneş doğana, kendimi uyuyabilecek kadar güvende hissedene kadar beklemeyi denedim. Üç ay boyunca sabah saat altıda uyudum.

Eskiden bağımsız, özgür biri olmaktan gurur duyardım şimdi akşamları yürüyüşe çıkmaya, çevremde arkadaşlarımın olacağı, katılmaktan zevk alacağım, içkili toplantılara gitmeye korkuyorum. Her an birinin yanında olma ihtiyacı duyan yapışkan biri haline geldim. Erkek arkadaşımın yanımda olmasına, yanımda uyumasına, beni korumasına ihtiyaç duyuyorum. Ne kadar zayıf hissettiğimi, hayatımı ne kadar ürkekçe geçirdiğimi tarif etmek utanç verici. Sürekli kendimi korumaya ve öfkelenmeye hazır haldeyim.

Olayın üstünden geçen süreye rağmen hâlâ zayıf bulduğum yanlarımı yeniden inşa etmek için ne kadar çaba verdiğim konusunda bir fikrin olamaz. Olanlar hakkında konuşmaya başlamak bile sekiz ayımı aldı. Ne arkadaşlarımla bir bağ kurabiliyordum ne çevremdeki diğer insanlarla. Bu konuyu ne zaman açsalar erkek arkadaşıma da aileme de çığlıklarla karşı koyuyordum. Başımdan geçen şeyi unutmama asla izin vermedin. Mahkeme salonundan konuşamayacak kadar yorgun çıkıp orayı bitkin ve tümüyle sessiz halde terk ediyordum. Eve gidip telefonumu kapatıyor, günlerce kimseyle konuşmuyordum. Bana yalnız başıma yaşadığım bir gezegene gidiş bileti aldın. Yeni çıkan her gazete haberiyle, doğduğum şehirdeki herkesin olanları öğreneceği, beni saldırıya uğrayan kız olarak tanıyacağı paranoyasına kapıldım. Kimsenin bana acımasını istemiyordum, hâlâ bir şeyin ‘kurban’ı olmuş olmayı kişiliğimin bir parçası olarak görmeyi öğrenme sürecindeyim. Doğduğum şehri rahatça yaşayamadığım bir yer haline getirdin.

Bir gün ambulans ve terapi ücretini ödeyebilirsin. Ama uykusuz geçirdiğim gecelerin bir bedeli yok. İzlediğim filmde bir kadın zarar görmüşse kendimi kaybedip kontrolsüzce ağlama krizine girişimin bir bedeli yok. En hafif ifadeyle, bu deneyim diğer mağdurlara duyduğum empatiyi artırdı. Stresten kilo verdim, insanlar sorduğunda son zamanlarda fazla koşu yaptığımı söylüyordum. Kimsenin bana dokunmasını istemediğim zamanlar oluyor. Dokunsan kırılacak, sinirli ve güçsüz bir şey olmadığımı, yetkin ve bütün olduğumu yeniden öğrenmem gerekiyor.

Şunu söylemek istiyorum. Hayatıma zorla soktuğun tüm acıya, ağladığım zamanlara katlanabilirim. Ama küçük kız kardeşimin acı çektiğini, okulda derslerine yetişemediğini, neşesiz olduğunu, uyuyamadığını gördüğümde; telefonda o gece beni yalnız bıraktığı için özür üstüne özür dilerken ağlamaktan nefes alamadığını duyduğumda, o senden daha fazla suçluluk hissederken – işte o zaman seni affetmiyorum. O gece onu telefonla arayıp bulmaya çalıştım ama sen beni daha önce buldun. Avukatının kapanış konuşması, “Kız kardeşi iyi olduğunu söylüyor, onu kız kardeşinden iyi kim tanıyabilir ki…” diye başlıyor. Kendi kız kardeşimi bana karşı kullanmaya çalıştın. Saldırı yolların öyle alçak, öyle adice seçilmişti ki neredeyse ben utanıyorum. Kız kardeşimin adını ağzına alma.

Olanları bedel ödemeden, zarar görmeden atlattığımı, bugün gün batımına doğru yelken açacağımı, seninse en büyük darbeyi aldığını falan sanıyorsan yanılıyorsun. Kimse bir şey kazanmadı. Hepimiz yıkıma uğradık, hepimiz tüm bu acının içinde bir anlam zerresi bulmaya çabalıyoruz.

Bunu bana hiç yapmamış olmalıydın. Ama ayrıca bunu hiç yapmamış olman gerektiğini sana söyleyebilmem için bu kadar uzun süre savaşmama asla neden olmamalıydın. Ve fakat işte buradayız. Olan oldu, kimse hiçbir şeyi geri çeviremez. Şimdi ikimizin de bir seçeneği var. Olanların bizi yerle bir etmesini izleyebiliriz, ben acılı ve öfkeli kalırım, sen olanları reddetmeye devam edersin. Ya da olup bitenle açıkça yüzleşiriz, ben acıyı kabullenirim, sen cezayı kabul edersin ve hayatlarımıza devam ederiz.

Hayatın bitmiş falan değil, önünde yaşam öykünü yeniden yazabileceğin onlarca yıl var. Dünya kocaman, Palo Alto ve Stanford’dan çok daha büyük. Mutlu olacağın, işe yaracağın bir yerde kendine yeni bir hayat kurarsın. Şu an adın lekeli; seni adını temize çıkarmaya, dünya için herkesin ağzını açık bırakacak kadar iyi şeyler yapmaya davet ediyorum. Bir beynin, sesin ve kalbin var. Onları akıllıca kullan. Ailen seni deli gibi seviyor. Yalnızca bu bile seni içinde bulunduğun durumdan çekip alabilir. Beni bu olay boyunca ayakta tutan ailemin sevgisi oldu. Gördüğün sevgi de seni ayakta tutar, hayatına devam edersin.

Bir gün olanları daha iyi anlayacağına inanıyorum. Umarım daha iyi, daha dürüst biri olur ve bu hikâyeyi dünyada herhangi birinin bir daha kendini içinde bulmasını engelleyecek şekilde kullanırsın. İyileşme yolculuğunu ve hayatını yeniden inşa etmeni tümüyle destekliyorum çünkü ancak bu şekilde diğer insanlara yardım etmeye başlayabilirsin.

Cezaya gelirsek… Denetimli serbestlik memurunun raporunu okuduğumda gözlerime inanamadım, öfkeyle doldum ve öfkem sonunda derin bir üzüntüye dönüştü. İfadelerim çarpıtmaya varacak derecede kısaltılmış ve bağlamından koparılmıştı. Dava boyunca zorlu bir savaş verdim, büyük kısmı hukuk sistemi hakkındaki sorularımla geçmiş on beş dakika içinde durumumu ve isteklerimi değerlendirmeye çalışan bir denetimli serbestlik memuru tarafından cezanın en aza indirilmesini kabul edemezdim. Bağlam çok önemli. Brock henüz beyanda bulunmamıştı ve belgeye davalı tarafından düşülmüş notları daha okumamıştım.

Kendi yaşıtlarımdan oluşan jüri katlanmak zorunda kaldığım adaletsizliği tanıyan bir hükme varana kadar öfke, ıstırap ve belirsizlikle geçen bir sene boyunca hayatım askıya alındı. Brock suçunu kabul edip erkenden anlaşmaya gitseydi dürüstlüğüne saygı duyup hayatlarımıza devam edebileceğimiz için şükran duyar, daha hafif bir ceza istemeyi düşünürdüm. Ama o mahkemeye gitme riskini alarak yarama tuz bastı, uğradığım cinsel saldırı ve özel hayatımın ayrıntıları toplum önünde acımasızca parçalarına ayrılıp incelenirken beni çektiğim acıyı tekrar yaşamaya zorladı. Ailemi ve beni bir yıl süren gereksiz ve anlatılmaz acılara sürükledi. Suçunu inkâr etmenin, acımı sorguya açmanın ve adaleti geciktirmenin sonuçlarına katlanmalı.

Denetimli serbestlik memuruna Brock’un hapishanede çürümesini istemediğimi söyledim. Bu hapse girmeyi hak etmediğini söylediğim anlamına gelmiyor. Memurun önerisi – şehir hapishanesinde bir yıl – ancak ufak bir mola sayılır. Saldırının ciddiyetiyle, katlanmak zorunda bırakıldığım acının sonuçlarıyla dalga geçmek olur. Denetimli serbestlik memuruna asıl istediğimin Brock’un hatasını anlaması ve kabullenmesi olduğunu da söylemiştim.

Ancak davalının beyanını okuduğumda büyük düş kırıklığına uğradığımı söylemeliyim. Davranışının sorumluluğunu aldığını ya da samimi bir şekilde pişman olduğunu düşünmüyorum. Mahkemeye gitme hakkına tümüyle saygı gösterdim ama on iki jüri üyesi oy birliğiyle üç ağır suç işlediğine hükmettikten sonra bile onun kabul ettiği tek şey alkol almış olmak. Hareketlerinin sorumluluğunu tümüyle alamayan biri hafifletilmiş cezayı hak etmiyor. Tecavüzü rastgele cinsel ilişki olarak gösterip suçunu hafifletmeye çalışmış olmasını hakaret olarak kabul ediyorum. Tecavüz, tanımı gereği rastgele cinsel ‘ilişki’nin olmaması anlamına gelir, rıza yoktur; bu ayrımı bile görememesi beni çokça kaygılandırıyor.

Denetimli serbestlik memuru davalının genç ve sicili temiz oluşunu da göz önüne aldı. Bence yaptığının yanlış olduğunu bilecek yaşta. Bu ülkede gençler on sekiz yaşında savaşa katılabiliyor. On dokuzunda birine tecavüz etmeye çalışmanın bedelini ödeyecek yaşa erişmişsin demektir. Genç ama bunu yapmaması gerektiğini bilecek yaşta.

Bu ilk suçu olduğu için pişmanlığın göz önüne alınacağını biliyorum. Ancak herkesin ilk tecavüzünü ya da parmakla tecavüzünü affeden bir topluma dönüşemeyiz. Bu saçmalık. Tecavüzün ciddi bir suç olduğu açıkça gösterilmeli. Tecavüzün yanlış bir şey olduğunun deneme yanılma yoluyla öğrenilebileceğini ima eden bir kültüre sebebiyet vermemeliyiz. Cinsel saldırının cezası insanların sarhoş olsalar bile doğru kararı vermek zorunda kalacakları kadar korkutucu, önleyici olacak kadar ağır olmalı. Brock’un prestijli bir üniversitede yıldız sporcu olması müsamaha gösterilmesine neden olmamalı. Aksine, cinsel saldırının sosyal sınıfa bakılmaksızın yasalara aykırı olduğu konusunda güçlü bir mesaj verme fırsatı olarak görülmeli.

Denetimli serbestlik memuru hesaplamasında, Brock’un büyük emek verdiği bir yüzme bursundan feragat etmiş olmasını da göz önüne aldı. Devlet üniversitesinde okuyan, sporda başarılı olmayan bir erkek bana cinsel saldırıda bulunsaydı onun cezası ne olurdu? İmkânları kıt bir sosyal çevreden gelen biri üç ağır suçtan hüküm giymiş ve yaptıklarının sorumluluğunu içki içmek dışında almamış olsaydı, bu ilk suçu olsa bile cezası ne olurdu? Hızlı yüzüyor olması başımdan geçenin etkisini azaltmıyor.

Denetimli serbestlik memuru, benzer nitelikteki suçlarla karşılaştırınca, davalının çok sarhoş olmasından dolayı davanın ciddiyetinin azaldığını da söyledi. Ben gayet ciddi olduğunu hissettim. Diyeceğim budur.

Hayatı boyunca cinsel saldırı suçlusu olarak kalacak. Bu hükmün bir son tarihi yok. Bana yaptığının asla olmamış olacağı bir tarihin gelmeyeceği, belli sayıda yıl geçince havaya karışmayacağı gibi. Etkileri benimle. Kimliğimin bir parçası oldular. Yaptığı kendimi taşıma şeklimi sonsuza kadar değiştirdi, hayatımın geri kalanını yaşama şeklimi etkiledi.

Bir yıl geçti ve çok fazla boş zamanı vardı. Bir psikologla görüştü mü? Mesafe kat ettiğini gösterecek ne yaptı? İleride belli programlar tesis etmek istediğini söylüyor, bu konuda ne yaptı?

Umarım hapiste kaldığı süre boyunca gerekli terapiyi alır ve yaşamını yeniden inşa edecek kaynaklara erişebilir. Kendini kampüs içi cinsel saldırı konusunda eğitmesini talep ediyorum. Umarım haklı cezasını kabul eder ve topluma daha iyi bir insan olarak yeniden girmeye çaba gösterir.

Sözlerime son verirken birkaç kişiye teşekkür etmek istiyorum. O sabah hastanede uyandığımda bana yulaf ezmesi hazırlayan stajyerden yanımda bekleyen polis memuruna, beni sakinleştiren hemşirelerden dinlerken hiç yargılamayan dedektife; tereddütsüz bir şekilde yanımda duran avukatlarıma, bana kırılganlıktan cesaret almayı öğreten terapistime, acıyı güce çevirmeyi öğreten harika anne ve babama, mutlu olmanın nasıl bir şey olduğunu hatırlatan arkadaşlarıma, sabırlı ve sevgi dolu erkek arkadaşıma; kalbimin diğer yarısı, yenilmez kız kardeşime; yorulmadan savaşan ve benden bir an olsun şüphe etmeyen idolüm Alaleh’ye çok teşekkürler. Bu davaya bir yanından dâhil olmuş herkese ilgileri ve harcadıkları zaman için teşekkür ederim. Bölge savcısına bana verilmek üzere kartlar gönderen ülkenin her yanından kızlara, beni umursayan çok sayıdaki tanımadığım insana teşekkür ederim.

En önemlisi, beni kurtaran ve hâlâ tanışmadığım o iki adama teşekkür ederim. Yatağımın üstüne çizdiğim iki bisiklete bakarak uyuyorum her gece, bu hikâyede kahramanlar da olduğunu kendime hatırlatmak için. Birbirimizi koruduğumuzu hatırlamak için. Bütün bu insanları tanımış, sevgi ve himayelerini hissetmiş olduğumu asla unutmayacağım.

Son olarak tüm kızlara, sizinleyim. Yalnız hissettiğiniz gecelerde, sizinleyim. İnsanlar sizden şüphe duyduğunda ya da sizi önemsemediğinde, sizinleyim. Her gün sizin için mücadele ettim. Mücadeleden asla vazgeçmeyin, size inanıyorum. Yazar Anne Lamott’un yazdığı gibi “Deniz fenerleri bir adanın her yerini dolaşıp kurtaracak tekne aramazlar, bir yerde durup ışıldarlar.” Her tekneyi kurtaramasam da, umarım bugün burada konuşarak ufak bir ışık saçmışımdır, susturulamayacağınızı biraz olsun hatırlatmış, adaletin yerini bulduğuna dair biraz olsun tatmin sağlamış, yol aldığımıza dair sizi biraz olsun temin etmişimdir. Son olarak umarım ne kadar önemli, ne kadar dokunulmaz, ne kadar güzel, ne kadar değerli, günün her dakikası ve inkar edilemez bir şekilde ne kadar saygıdeğer ve ne kadar güçlü olduğunuzu ve bunu sizden kimsenin alamayacağını anlatabilmişimdir. Dünyanın bütün kızlarına, sizinleyim. Teşekkür ederim.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s